25 Temmuz 2008 Cuma

KELİMELER VE KAVRAMLAR Yusuf Kerimoğlu

ÖNSÖZ



İnsanı sadece "biyolojik" bir varlık olarak ele alan ve "Tabiat Kanunları"nın temel ilkelerine göre değerlendiren ideolojiler, birer sihirli hurafe hükmündedir. Bilimin yapısını, gayesini ve şartlarını araştıran, bilim dışındaki bütün inançları inkâr eden pozitivist düşünce; "Bilim bir dindir, bundan sonra amentüleri yalnız bilim yazacaktır; ahlâkî ve edebî meseleleri bilim çözecektir"1 inancını zihinlere yerleştirmiştir. Halbuki bilim de dahil hiçbir ideoloji "Tabiat nedir?" sualine, kesin bir cevap veremez. Çok hassas mikroskoplarla görülebilen mikrop tabiatın bir parçası olduğu gibi: ışığı binlerce yıl sonra dünyaya ulaşabilen yıldız da tabiatın bir parçasıdır. Ayrıca hiçbir bilim dalı, kesin olarak kanunların tamamını ortaya koyduğunu iddia edemez, sürekli değişim halindedir. ,



Scientisme (Bilimcilik) akımı2 İslâm topraklarında şirkin ve zulmün yayılmasında büyük rol oynamıştır. Sosyal olayları determinizmle3 izaha çalışan ve ilkel toplumdan modem topluma doğru sürekli bir evrimin bulunduğunu iddia eden filozoflar; başta sosyoloji olmak üzere yüzlerce bilim dalının kurucusu olmuşlardır. İlkel toplumu genel anlamda "Yazılı uygarlığa geçmemiş olan toplum"4 olarak tarif eden ve "sürekli evrim" ilkesini ilâhlaştıran modern putperestler; İslâm topraklarında güçlerini göstermişlerdir.



"İnsan nedir, nasıl yaratılmıştır?" Bu suale bütün ideolojiler; "belirli bir evrimin, tür tabiat kanununun sonucunda ortaya çıkan varlık" diyerek cevap vereceklerdir. İhtilâf ettikleri mesele, bu evrimin şekli, sebepleri ve şu anda hangi noktada olduğudur. İnsanı tarif ederken bile ortak bir uslûba sahiptirler: "İnsan konuşan hayvandır, insan düşünen hayvandır vs.." Bu tariflerini kendi mantık kalıpları içerisinde tersine çevirirsek, şu hükümler ortaya çıkar: "Hayvan, konuşmayan insandır, hayvan düşünmeyen insandır vb..." Nitekim bu çelişkiler, son yüzyılda kendisini iyice hissettirmiştir. Bilimsel ve felsefi ideolojilerin insanı tarif etmekte ve mahiyetini kavramakta yeterli olmadığı itiraf edilmiştir.5 İnsan, Bu Meçhul! diye haykıran Dr. Alexis Carrel'in, "Nobel" ödülüne lâyık görülmesi bunun en güzel delilidir.



"Tabiat kanunları" adı altında kendi vehimlerini ve korkularını sistemleştirenler; insan toplumunda yegâne ölçünün "kuvvet" olduğunu kabul etmeye mecburdurlar. Zira hem kâinatta ilâhî bir düzen ve âhengin varlığını kabul etmeyeceksin, hem "kuvvet" ölçü değildir diye haykıracaksın; bu mümkün değildir.



İnsanlık Tarihi



İnsanlık tarihi hakkında doğru bir bilgiye ulaşmak için ne yapılmalıdır? İnsan; bilgilerini haber, duyu organları ve istidlâl (akıl yürütme) ile elde ettiğine göre 6 hepsini değerlendirmek zorundayız. Bize ulaşan bütün haberleri iki grupta toplamak durumundayız: Birincisi; Kur'ân-ı Kerim, İncil ve Tevrat gibi vahye dayanan, Müslümanların, Hıristiyanların ve Yahudilerin inançlarını belirten kitaplar. Tabii bu dinlere ait bütün temel eserler de bu haber kaynağı ile yakından alâkalıdır. İkinci gurup ise; Scientisme'i (Bilimciliği) esas alan ve vahyi inkâr eden insanların kaleme aldığı haberler; buna laik kültür de diyebiliriz.



Duyu organları ve akıl yürütme, elde edilen haberlerle yakından alakalıdır. Önce Kur'ân-ı Kerim, İncil ve Tevrat'ın insanlık tarihinin başlangıcı ile ilgili olarak kaydettiği bilgileri ele alalım.



Kur'ân-ı Kerim, İncil ve Tevrat'ta; ilk insanın Hz. Âdem (as) olduğu konusunda ittifak vardır. Dolayısıyla müslümanların, hıristiyanların ve yahudilerin "evrim teorisine" inanmaları mümkün değildir; aksi takdirde kendi kitaplarının hükmünü kabul etmemiş olurlar. İslâm'a göre Kur'ân-ı Kerim'in bir âyetini inkâr, insanı irtidata sürükler.s İncil ve Tevrat'ta da, hükmü inkâr edenler hakkında "dinsiz" tabiri kullanılır:



Şurası muhakkaktır ki, Allah (cc) katında hak din olan İslâm'a göre, "ilkel insan" ve "ilkel komünal toplum" gibi teorilere inanmak küfürdür. Bugün Dinler Tarihi, Din Sosyolojisi ve Din Psikolojisi gibi isimler altında yayınlanan ve dinî eğitim veren müesseselerde ders kitabı olarak okutulan eserlerde Scientisme (Bilimcilik) bütün çirkinliği ile sırıtmaktadır 9 Genellikle "Dinlerin Evrimi" başlığı altında ilkel toplumlarda, totemizm (veya animizm)in hâkim olduğu, daha sonra belirli evrimler geçirerek "evrensel dinlere" geçildiği, ilmî gerçekler olarak sunulur. Bilimsel olma kaygusuyla işlenen bu korkunç zulüm, başta Hz. Âdem (as) olmak üzere bütün peygamberlerin inkâr edilmesini beraberinde getirir. Çünkü "evrensel dinler Allah (cc) tarafından değil, belirli bir tekâmül sonucu ortaya çıkmışlardır" tezi esas alınmıştır. Esasen "evrim" denilmesinin tek sebebi de budur.



İnsanların Farklılaşması



İslâm'a göre ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem (as)'dan itibaren bütün peygamberler, insanları tek bir istikamete (Sırat-ı Müstakim'e) sevketmek için mücadele vermişlerdir. Buna, "tevhid mücadelesi" denir. Esasen ilk insan toplumu, aynı inanç etrafında teşkilâtlanmış, tek bir ümmettir. Kur'ân-ı Kerim'de bu husus şu şekilde haber verilmektedir:



"İnsanlar tek bir ümmet idi; sonra kimi iman etmek, kimi küfre sapmak suretiyle ihtilâfa düştüler de, Allah rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere peygamberler gönderdi. Ve beraberinde insanların ihtilâf ettikleri şeyler hakkında aralarında hükmetmek için hak kitaplar da indirdi. Hal böyle iken kendilerine kitap verilenler, bunca açık deliller geldikten sonra birbirlerine karşı ihtiras ve hasedleri yüzünden bunda da ihtilâfa düştüler."(10)



Bütün müfessirler, insanlığın; biri Hz. Âdem (as)'m döneminde, diğeri tufandan sonra Hz. Nuh (as)'m döneminde olmak üzere iki defa (iman üzere ittifak ederek) tek ümmet durumuna geldikleri hususunda müttefiktirler.(11) Ancak dünya yaratıldığından beri, kâfirlerin hiçbir dönemde (tek millet halinde) hakimiyet sağlayamadıkları, her dönemde mü'minlerin bulunduğu açıktır.



Peygamberler, insanların yalnız Allah (cc)'a iman etmeleri ve yalnız O'na kulluk etmeleri gerektiği hususunda ortak bir tebliğ sunmuşlardır. Nitekim Hz. Nuh (as)'ın kavmine: "Şayet (davetimden, tebliğimi kabulden) yüz çevirirseniz, ben sizden bir ücret istemedim. Benim ücretim Allah'dan başkasına ait değildir. Ben MÜSLÜMANLARDAN olmakla emrolundum."12 şeklinde hitap etmesi, Hz. Yakub (as)'ın oğullarına: "Ey oğullarım, Allah sizin için İSLÂM dinini beğenip seçti, o halde siz de ancak MÜSLÜMANLAR olarak can verin"13 şeklinde nasihat etmesi bunun en güzel delilidir. Yine Hz. Musa (as)'ın kavmine:"Ey kavmim, eğer siz gerçekten Allah'a iman ettiyseniz, O'na samimi olarak teslim olmuş MÜSLÜMANLAR iseniz, artık O'na güvenip dayanın."14 diye emretmesi, Hz. İsa (as)'ın havarilerinin kendisine: ...Biz Allah'ın (dininin) yardımcılarıyız. Sen şahit ol ki (Ey İsa) biz hiç şüphesiz MÜSLÜMANLARIZ (dediler)."15 şeklinde itirafları, meseleye açıklık getirmektedir. İslâm kelimesi (S-L-M)'den türemiştir. Allah (cc)'a teslim olmak anlamındadır. Bütün peygamberlerin tebliği de mahiyet itibariyle,,Allah (cc)'a iman etmek ve aslâ şirk koşmamaktır.



Kur'ân-ı Kerim'de bütün peygamberlerin insanları Allah'a kul olmaya ve asla şirk koşmamaya çağırdıklarına dair, birçok âyet-i kerime vardır. "Biz peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz"16 ve "Her peygamberin bir ümmeti vardır" âyet-i kerimelerinden de anlaşılacağı üzere dâvetten uzak kalmış hiçbir kavim yoktur. Ayrıca her kavme kendi dilleriyle konuşan, kendi içlerinden peygamber gönderilmesi insanlar için bir lütûftur. Zira insanların kendi cinslerinden olanlara ve kendi dillerini konuşanlara yakınlık duydukları bir gerçektir. Dolayısıyle insanlar, kendilerinden olmayan veya kendi dillerini konuşmayan bir kimsenin sözünden veya dâvetinden çok, kendilerinin yakından tanıdıkları ve dilini bildikleri kimsenin sözünü dinleyecek veya dâvetine icabet edeceklerdir. Peygamberlerin kendi kavimlerinin diliyle gönderilmesindeki hikmet budur.19



Hz. Âdem (as)'den başlayan insanlık tarihini İslâm ûlemâsı "el-Milel ve'n-Nihal" temeline göre incelemiştir. "Milel" vahye dayanan, "Nihal" ise vahyi inkâr eden zihniyetleri esas alır 2o Daha açık bir ifadeyle Kitabu'l-Milel, Hz. Âdem'den günümüze kadar süren ve kıyamete kadar devam edecek olan mü'minlerin tarihi; Kitabu'n-Nihal ise Kabil'le başlayan, Allah (cc)'ı inkâr ederek, hevâ ve heveslerini ilâhlaştıran kâfirlerin tarihidir.



Temelde vahye dayanmakla birlikte insanların heva ve heveslerine kapılarak tahrif ettikleri İncil, Tevrat ve Zebur'da insanlık tarihi ile ilgili bilgilere rastlamak mümkündür. Bu kitaplarda da insanlık tarihi Hz. Âdem (as)'la başlar, Habil ve Kabil olayı izah edilir. Ancak daha sonra, bir kısım hikâyelerle meseleler değişik boyutlara sürüklenir. Bugün yeryüzünde yaşayan hıristiyan ve yahudilerin evrim teorilerine inanmaları, inançları açısından mümkün değildir. Ancak bütün bu teorilerin, hıristiyan ve yahudi kaynaklı olması, muharref olan kitaplarına inanmamalarının bir sonucudur.



Esasen Scientisme (Bilimcilik), Batı'da kiliseye karşı mücadele veren bilim adamlarının teşkilâtlı mücadelesinden doğmuştur.21



Tarih İskeletleri



Yunan felsefesinin ve Roma ilâhlarının (Helen kültürünün) yeniden tarih sahnesine çıkması sonucunda "Rönesans" diye isimlendirilen olay gündeme girmiştir 22 Feodal zorbalığın ve engizisyon mantığının koruyucusu olan Katolik mezhebi, Martin Luther'in 1529 yılında yayınladığı Protesto ile birlikte büyük bir sarsıntı geçirmiş, "dinde reform" hareketi hızlanmıştır.23 Rönesans ve reform hareketlerinin mahiyetini kavramak için, Batı'nın insan anlayışını iyi tesbit etmek gerekir.



Roma İmparatorluğu döneminde kuvvet sahipleri istediklerini suçlu ilân eder ve cezalandırırlardı. Hatta kur'a çekerek ölüm cezaları verebiliyorlardı 24 İki insanın (gladyatörlerin) karşılıklı birbirlerini öldürmelerinden, insanın çarmıha gerilmesinin verdiği acıdan ve vahşi hayvanların suçluları parçalamasından özel bir zevk alıyorlardı.25 Bilhassa Hz. İsa (as)'ı ve İncil'i tasdik eden insanlar, siyasi suçlu olarak .değerlendirildiği için, akla-hayale gelmeyen işkencelere muhatap olmuşlardı.



Roma İmparatorluğu gücünü kaybettikten sonra durumda pek fazla bir değişiklik olmadı. Güç dengesi feodal zorbalar ve kilisenin lehine değişme göstermişti. Ancak devlet başkanları, bütün yetkileri ellerine geçirmişlerdi. Katolik kilisenin suçluları değerlendirişi mahiyet itibariyle putperest Roma İmparatorlarından farklı değildi. Toplumun üzerine gelecek âfet ve belâları önlemek gerekçesiyle yeni işkence metodları keşfettiler. Engizisyon mahkemeleri asırlarca insanlara kan kusturdu 26



1789 Büyük Fransız İhtilâlinden önce cezaların zihnî temeli, suçluların sindirilmesi esasına dayanıyordu. Müstekbirler ve tâgûtlar suçluya istediği cezayı uygulayabilirdi, bu hususta tamamen serbesttiler. Genellikle cezalar; suçlunun tekerleğe gerilmesi, çuval içerisine konarak nehre atılması ve suda boğulması, diri diri yakmak, kaynar su içerisine daldırıp çıkarmak, diri diri toprağa gömmek, kollarını ve bacaklarını dört beygire bağlayıp vücudunu parçalamak şeklinde cereyan ediyordu 27 Aynı dönemde İspanya'da, kiliseye karşı gelenler, krala ve kral ailesine saygısızlıkta bulunanlar bir araya toplanır, diri diri ateşe atılmak suretiyle cezalandırılırlardı 28



Bütün bu gerçekler iyi değerlendirilirse,1789 Büyük Fransız ihtilâlinin ve kilise-bilim çatışmasının tarihî temellerini kavramak kolaylaşır. Sicientisme (bilimcilik) sözcülerinin, kiliseyi ve ruhban sınıfının yorumlarını inkâr edip, "hür düşünce" çığlığı atmalarının temelinde, bu olaylar mevcuttur. İşte karanlık çağdan mağara devrine, ilk çağdan günümüze kadar gelen tarih iskeletleri ve ilkel dinlerden, evrensel dinlere kadar varolduğu iddia edilen "evrim teorileri" bu savaşın bir sonucudur. Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümleri inkâr edenler, temelde demokrasiye ve hümanizme dayanan insanlık dinini kurmaya karar vermişlerdir?9 Bu noktada şöyle bir sual hatıra gelebilir: Peki bunda muvaffak olabildiler mi? Bu suale "evet" dememek için insanın başını kuma sokması gerekir. Dikkat edilirse halkının büyük bir çoğunluğu İncil'e inanan devletlerin tamamı demokrasiyi ve laikliği esas almışlardır. Nitekim Abdülvahid Yahya (Rene Guenon) şu tesbitte bulunmaktadır: "Modem Batı'nın Hıristiyan olduğu söylenir, ama bu yanlıştır. Modern tavır temelde din düşmanı olduğu için, Hıristiyanlığa da düşmandır."3o demokrasinin ve politikanın kaynağı kabul edilen eski Yunan toplumunu ele alalım. Politika kelimesi, bugün kullandığımız "polis" kelimesinden türemiştir. Daha açık bir ifadeyle, Yunan siyasî düşüncesinin (Hellenist kültürün) temelini polis kavramı oluşturur. Atina'da, kadınlar ile sayıları 365 bin olan köleler ve yabancı kökenli metoikler siyasî hakka sahip değildir. Sayıları 20 bin civarında olan bir zümre (başta filozoflar olmak üzere) yönetimi sağlamaktadır.3ı İşin ilginç tarafı, köleler eğitim yoluyla "köle" olduklarının şuurundan uzaklaştırılmışlardır 32 İşte hellenist kültürün mahiyeti... Bütün siyasi bilimcilerin çağdaş uygarlığın temelde hellenist kültüre ve hellenizm dinine dayandığı hususunda ittifak ettikleri malûmdur. Nitekim Dawson'un şu itirafı meseleye açıklık getirmektedir: "Helenizm'i bir yana bırakacak olursak, ne batı medeniyeti, ne Avrupa insanı düşüncesinin doğması mümkün değildir."33 Klasik Hellenizm; M.Ö. IV. ve V.nci yüzyıllarda Yunan şehirlerinde gelişen Yunan kültürü demektir. Bilindiği gibi eski Yunan kültüründe, nitelikleri, yetkileri ve hünerleriyle tıpatıp insana benzeyen binlerce ilâh mevcuttur. Bir Yunan tarihçisi "Bu insan özellikleri taşıyan ilâhları Homeros'la Hesiodos yaratmıştır" demektedir.34 İnsanın hevâ ve heveslerini ilâh edinmesi, hellenist kültürün temelidir. Batı medeniyeti (nâm-ı diğer, çağdaş uygarlık) temelde hellenist kültüre dayandığına göre, karşımıza "modern putperestliğin" çıktığı gerçeği kolayca kavranır. Bu çağdaş putperestlik, aile hayatından devlet teorilerine, ekonomik sistemlerden insanlık tarihine ve siyasî mücadelelere kadar her alanda gücünü hissettirmiştir. Aklı yeterli bulan ve dini hafıfe alan modern insan, kendi ilâhlığını ön plâna çıkarmıştır.



Hakikatin Şâhitleri



Tanzimat'la birlikte gündeme giren Batılılaşma hareketinin; Sultan II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesiyle (Hicrî 1326, Milâdî 1908) İslâm topraklarına hâkim olduğu gerçeği gizlenemez. Nitekim kısa bir süre sonra, bütün İslâm topraklan Avrupalılar tarafından işgal edilecektir. Bu işgalin gerekçesi; az gelişmiş ve uygarlaşamamış toplumları Batı medeniyeti seviyesine çıkartmaktır. O yıllarda moda olan Fransızca "Mission Civilisatrice" sözünün manâsı budur.35 Batılılar, yeni ilimleri ve felsefi düşünceleri (insanlık dinini) İslâm topraklarında yayacaklar, buna mukabil başta petrol olmak üzere hammadde kaynaklarını kendi sanayilerine aktaracaklardı. Esasen işgalcileri alkışlayan eğitilmiş bir aydın kadro mevcuttu. Nitekim Cezayir'in işgali sarasında Jön Türkler'den Abdullah Cevdet şunları zikrediyordu: "Medeniyet-i hâzıra bir seyli hurûşandır. Önüne çıkan her engeli darmadağın eder. Ona teslim olmaktan başka yol yoktur."36 İşte Jön Türklerin ve İttihat Terakki eşkıyalarının ihanet psikolojileri bu ifadede görülmektedir.



Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi bu gelişmeyi şu şekilde izah etmektedir: "Müslümanların inkırazını şiddetlendiren ve onların yakalandıkları hastalıkların en sonuncusu "Batıyı taklid" hastalığı... Bu hastalık kötülük ve hasarda frengiden daha şiddetli... İşin garip tarafı, tedavi için gayret sarfedenlere. de bulaştı."37



Müslümanlar, insanlığa karşı hakikatin şâhitleri iken, birbirlerini takip eden devrimler sonucu "dâru'1-İslâm" (Şer'î devlet) hususundaki hassasiyetlerini kaybetmişlerdir.



Kur'ân-ı Kerim'de: "Böylece sizi vasat bir ümmet yapmışızdır ki, insanlara karşı hakikatin şâhitleri olasınız, bu peygamber de sizin üzerinize tam bir şâhit olsun diye..."3s buyurulmaktadır. Müfessirler bu âyet-i kerimede geçen "vasat ümmet" tâbirinin "âdil" anlamına geldiğinde müttefiktirler.39 Her mü'min adâletin, Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerle hükmetmek olduğunu bilir. Bunun mânâsı açıktır: Mü'minler istilâ altında bile olsalar, müstekbirlere ve tâgûtlara karşı her vasıta ile mücadele etmek zorundadırlar. Müstevliler, ister gayrimüslim olsun, ister mürted olsun, onlara dilleri ve malları ile yardım etmeleri haramdır.



Bu eseri, İslâmî' ıstılâhların bir bölümünü gündeme getirebilmek için kaleme alıyoruz. Ortaya koyabildiğimiz bütün doğrular İslâm'a aittir. Hatalarımızdan ve yanlışlarımızdan dolayı esirgemesi ve bağışlaması bol olan Allahû Teâla (cc)'ya sığınırız.



Yusuf KERİMOĞLU



DİPNOTLAR



(1) Ernest Renan, Bilimin Geleceği, c. I, sh. 135. (Ernest Renan, [1923- 1982) Fransız filozofu. "İslâmiyet ve Bilgi" isimli nutku, Osmanlı devletinde tartışmalara yol açmıştır. Namık Kema1'in, Renan Müdafanâmesi [l.Baskı: 1910, 2. Baskı: 1962) meşhurdur. Kur'ân'a ve Hz. Muhammed (sav)'a saldıran, bu filozofun eserleri T.C. Millî Eğitim Bığı tarafından tercüme ettirilmiştir.)

(2) Scientisme (Bilimcilik): Genel anlamda bilime iman etmek, bilim dışında hiçbir şeyi kabul etmemek olarak tarif edilebilir.19'ncu yüzyılda ortaya çıkan pozitivist bir akımdır. Buna göre, Allah fikrinin kaynağı olan "Mutlak bilinmeyen" diye birşey yoktur. (Atilla Tokatlı, Felsefe Sözlüğü, Ank.1973, sh. 70, Meydan Larousse, c. II, sh. 375).

(3) İhsan Sezal, Sosyal Bilimlerde Temel Kavramlar, Ank.1981, sh. 47-48

(Determinizm: Her hâdise, sebebini bizzat kendi içinde saklar. Aynı sebepler her yerde aynı sonuçlan verir, iddiası. Günümüzde yanlışlığı ortaya çıkmıştır, olaylar tek sebebe irca edilemez.)

(4) Prof. Hilmi Ziya Ülken, Sosyoloji Sözlüğü, İst.1969, sh.145

(5) Dr. Alexis Carrel, İnsan Bu Meçhul, İst.1971, sh. 23.

(6) Ebû Yusr Muhammed Pezdevi, Ehl-i Sünneı Akaidi, İst.1980, sh. 9.

(7) Bkz., Kur'ân-ı Kerim, Nisâ Sûresi: 1; Zümer Sûresi: 6; Taha Sûresi: 121,122. (Bu âyetlerde, Hz. Âdem (as)'ın ve Hz. Havva'nın yaratılış ve Cennetteki hayatı konu alınır.) Kitab-ı Mukaddes, İst. 1949 (Tekvin, Bab:1, cümle: 27, bab: 2, cümle: 21-23, bab: 3, cümle:1-6,17.)

(8) Dr. Numan es-Semerrai, Mürted'e Ait Hükümler, İst.1970 sh. 88.

(9) Osmanlı Pazarlı, Sosyolojt, İst.1978 sh.55 (İmam-Hatip Okullarında okutulan bu eserde [z.bölüm] "İlkel boylarda görülen dinler, totemizm" iddiası yer alır. A.Ü. İlâhiyat Fakültesinde okutulan Prof.Dr. Mehmet Taplamacıoğlu'nun Din Sosyolojisi, Y.İ. Enstitüsü'nde okutulan Dinler Tarihi aynı özelliği taşır).

(10) İsmail Ferruh Efendi, Mevakıb Tefsiri, İst. c. j, sh. 47-48, (Bakara Sûresi: 213).

(11) Mehmed Vehbi Efendi, Hülâsatü,l Beyan fi Tefsiri'f Kur'ân, İst.l966 c. I, sh. 365-367. (Bakara Sûresi: 213'ün tefsiri).

(12) Yunus Sûresi: 72.

(13) Bakara Sûresi:132.

(14) Yunus Sûresi: 84.

(15) Â1-i İmrân Sûresi: 52.

(16) İsra Sûresi:15. -

(17) Yunus Sûresi: 47.

(18) Bkz: İbrahim Sûresi: ; Â1-i İmrân Sûresi:164.

(19) İmam-ı Matûridi, Tevilatu'l Kur'ân, İst. H. Selim Ağa Kütüphanesi, yzm. no: 40. var. 373 b.

(20) Bu hususta Ebu'1 Feth Muhammed b. Abdülkerim eş-Şehristani'nin el Milel ve'n Nihal, Beynıt 1395, ve Ebû Muhammed Ali b. Ahmed İbn Hazm'ın Kitahu'I Fisal fi'l ilel ve'l Enva Ven Nihal, Kahire,1317- 1321 eserleri çok ünlüdür.

(21) İsmet Özel, "İlim de put olur mu?" Üç Mesele, Ankara,1978, sh.115- 117.

(22) Jacob Burckhar, İıal),a'da Rönesans Kültürü, İst.1957, sh. 263 vd.

(23) Meydan Larousse,"Refonn" maddesi, c. X, sh. SQ1-503.

(24) S. Maksudi Arsal, Umiımi Hukuk Tarihi, İst.1944, sh.286,(2. bsk.)

(25) Marcel Rouselet, Adalet Tarihi, İst.1963, sh.10,22.(Çev. A. Cemgil).

(26) M. Tarih Taner, Ceza Hukuku, İst.1949, sh.21.

(27) Marcel Rouselet, a.g.e. sh.50,51.

(28) Sigrid Hunke, Avrupa'nın Üstüne Doğan İslâm GüneŞi, İst.1972, sh.468.

(29) Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, İst.1977, sh.115.

(30) Rene Guenon, Modern Dünyanın Bunalımı, İst.1979, sh.137.

(31) Toktamış Ateş, Demokrasi, İst.1976, sh.23.

(32) E.A. Ruter,"Wie eine Meinung in Einem Kopf Entsth,(Düzene uygun kafalar nasıl oluştunılur?)", Tevhid Gazetesi,9 Temmuz 1979, sayı: 29, sh.7.

(33) Christopher Henry Dawson, Batının Oluşumu, İst. sh.25.

(34) Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, İst.1977, c. II, sh.335.

Aynca Harry J. Dell, Encyclopedia Americane, c. XIV, sh.73-74

"Hellenizm" maddesi.

(35) İsmail Cem, Tarih Açısından I2 Mart, İst.1977 c. II, sh.167.

(36) Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasî Fikirleri, Ank.1964, sh.173.

(37) Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu'I-Beşer, Kahire,1352, sh.7.

(38) Kur'ân-ı Kerim, Bakara sûresi:143.

(39) Ebu Bekir Ahmed b. Ali el-Cessas, Ahkâmu'I-Kur'8n, Beynıt 1351, c.

KISALTMALAR


(as) Aleyhisselâm (Bütün peygamberler için).



b. bin, ibn (oğlu anlamında).



bint kızı.



bkz. Bakınız.



c. Cilı, cüz.



(cc) Celle Celâlühû (Allah'ın ism-i celâli işitildiği zaman

ta'zim niyetiyle söylenir).



Hz. Hazret (Hümıet için kullanılır).



(ra) Radıyallahû anh (Sahabe için,"Allah [cc] ondan râzı

olsun" mânâsında söylenilen duadır).



(ranha) Radıyallahû anha (Rasûlullah'ın pâk zevceleıi

[annelerimiz) ve bütün Sahabi kadınlar için kullanılır}.



(rha) Rahmetullahi aleyh (Vefat etmiş bir mü'minin ismi

işitildiğinde "Allah [cc]'ın rahmeti onun üzerine olsun"

mânâsına duadır. Müctehid imamlar ve evliya-i kirâm

anılırken mutlaka kullanılmalıdır. Tâgûtlara başkaldıran

ve İslâm uğruna cihad ederken şehid düşenler için de

asla unutulmamalıdır).



(sav) Sallallahû aleyhi ve sellem (Peygamber Efendimizin

ism-i şerifi işitildiği zaman "Allah (cc) ona salât etsin,

şânını yüceltsin, selâm ve selâmet versin" mealinde

edilen duadır).



sh. Sahife.



vd. ve devamı.



Yay. Yayınevi.


Kelimeler ve Kavramların Önemi

İnsanın mahiyetini, insan-eşya ilişkilerini ve insanların birbiri ile olan münasebetlerini izah edebilmek için kelimelere muhtacız. Genellikle "Anlaşma maksadıyla kullanılan işaretler ve sesler sistemi" şeklinde tarif olunan dil, Allahû Teâla (cc)'nın insanlara bahşettiği bir nimettir. Hz. Âdem (as)'a eşyanın bütün isimleri öğretilmiştir. Şimdi bu olayın mahiyetini Kur'ân-ı Kerim'den nakledelim:"Hani Rabbin meleklere: `Muhakkak ben yeryüzünde, (benim emirlerimi tebliğ ve infaza memur) bir halife yaratacağım' demişti. (Melekler) de: `Biz seni hamdinle tesbih ve seni takdis, (ayıplardan, eş koymaktan, eksikliklerden tenzih) edip dururken yerde (orada) bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse mi, yaratacaksın.' demişlerdi. Allah (da): `Sizin bilmeyeceğinizi herhalde ben bilirim' demişti. Âdem'e bütün isimleri öğretmişti. Sonra onları (onların delâlet ettikleri alemleri, eşyayı) meleklere gösterip: `Sâdıklar (doğrucular) iseniz, (her şeyin içyüzünü biliyorsanız) bunla adlarıyla bana haber verin' demişti."2 Bu âyet-i kerimelerde, yaratılış anındaki hadise haber verilmektedir. "Ve alleme âdeme' I-esmâe küllehâ" lafzâ-i celâlinde, Hz. Âdem (as)'e eşyanın bütün isimleri ve lişanın ta'lim ettirildiği beyan edilmiştir.3 Nitekim Rahman Sûresi'ndeki "allemehû'l-beyan" âyet-i kerimesi, konuşmanın bizzat Allahû Teâla (cc) tarafından bir fıtrat olarak bahşedildiğinin delilidir 4 İnsanlar doğuştan herhangi bir ilme sahip değildirler. Ancak fıtrî yapısı "emanet"i yüklenmesi sebebiyle diğer varlıklardan üstündür. Kur'ân-ı Kerim'de "Allah sizi, annelerinizin karnından, kendiniz hiçbir şey bilmiyorken çıkardı"5 buyurulmuştur. Bu durumda; insan hangi kavimden olacağına kendisi karar veremediği gibi, hangi dili konuşacağına da karar veremez. Dolayısıyle dillerin birbirine üstünlüğü iddiası, hiçbir mahiyet arzetmemekte olup, ırkçılığın değişik bir şeklidir. Bu noktada "Mukaddes Dil" teorilerinin kaynağına bir göz atmakta fayda vardır.

Muharref Tevrat'ın Hükmü

Muharref Tevrat; "Hz. Âdem (as)'in İbrânice konuştuğunu, dolayısıyle ilk konuşulan dilin `İbrâni dili' olduğunu esas almıştır. Diğer diller, İsrailoğulları Babil esaretine düştükleri zaman, "İbrânice" esas alınarak tanzim edilmiştir.6 Yahudiler yeryüzünde ilk dilin İbrânice olduğu iddiasına o kadar sıkı sarılmışlardır ki, İbrânice'yi azınlık oldukları dönemlerde bile unutmamaya azami gayret sarf etmişlerdir. Nitekim İsrail Başbakanlarından Ben Gurion'un şu sözleri, bu husustaki hassasiyetlerini gösterir: "Sadece yüzyıl önce, dünyada ana dili İbrânice olan tek bir yahudi yoktu. Bu gün ise milyonlarca insan İbranice konuşmaktadır."

Dili muhafaza hususunda sadece yahudilerin hassas olduğunu iddia etmek güçtür. Her kavim, kendi dilini muhafaza etmeyi en önemli vazife telâkki etmektedir. Modern devletlerin, tesbit ettikleri "Resmî Dil"in dışında kalan dillere, düşmanca tavır takınmaları bir gerçektir.s Bu hastalığın kaynağı,1789 Büyük Fransız İhtilâlidir.

Fransız İhtilâli ve Şeytânî Vesveseler

1789 Büyük Fransız İhtilâline kadar her kavim kendi dilini, hiçbir siyasî baskıya uğramadan konuşuyor ve öğreniyordu. Ancak ihtilâlden sonra filozoflar, Fransız halkına tek bir ulusal dili kabul ettirmeyi "mukaddes görev" olarak nitelendirince, yer yerinden oynadı. Güneşin altında bir yer işgal eden her kavim, kendi dilini korumayı ve geliştirmeyi ibadet gibi kabul edince, mücadele hızlandı. Dil anlaşmazlığı, her devlet içerisinde "azınlıklar" problemini ön plâna çıkardı. Devlete hakim olan kavim, kendi dilinin dışındaki hiçbir dile hayat hakkı tanımıyordu.9 Sosyologlar "Millet" olabilmenin şartların başına "dil birliği" maddesini yerleştirmişlerdi. Tabii "Millet" kelimesi de, "inanç birliği" manâsından sıyrılıyor, "kavim" manâsına sokuluyordu. Büyük Fransız İhtilâli, yepyeni ideolojileri ve ilimleri ihraç etmeyi esas alıncâ, bütün dünyada "Dil Meselesi" savaş konusu haline geldi. Abdullah Cevdet'in de itiraf ettiği gibi; "Medeniyet-i hâzıra bir seyl-i hurûşandır ki mecrası Avrupa kıtasını aşmıştır, önüne gelen her mevaniyi (engeli) ba kemali şiddet, ziru zeber eder. Ahali-i müslime bu seylabe-i medeniyete mukavemetten ihtiraz etmelidir. Hayat-ı millîlerini ancak bu cereyana tâbiîyyet ile temin edebilirler." 10

İslâm topraklarında "çağdaş uygarlığın" nasıl yayıldığı malûmdur. Çağdaş uygarlık karşısında "aşağılık duygusuna" kapılanlar, batılı kavramların ateşli taraftarları olmuşlardır. Batıda demokrasi ve cumhuriyet hızla yayılırken, Batı hayranları "en iyi demokrasi İslâm'dadır" veya "tek cumhuriyet sistemi İslâmî olabilir" gibi cümlelerle, sentezlere gitmeyi esas almışlardır. Demokrasiyi savunabilmek için, Hz. Ebû Bekir (ra)'in Ben-i Saide'de halife seçilişini misâl verenler, Hz. Ömer (ra)'in vasiyet yoluyla bu makama geçtiğini gizleyebilmek için, ne yapacaklarını şaşırmışlardır. İşte bu hengâmede birçok ideoloji "İslâmî" maskeler alarak, insanların karşısına çıkmayı başarmıştır. Bugün başta Mevlâna ve Yunus Emre'nin "hümanist"(!), Hacı Bektaş Veli'nin "demokrat" Şeyh Bedreddin'in "komünist" ilân edilmesindeki mantık budur.

Muhakkak ki, bu hazırladığımız eser bir lûgat değildir. Günlük hayatta sürekli kullanılan birçok ıstılâhın, mahiyetini ortaya koymak niyetiyle yola çıkmıştır. Istılâhta "ûlemanın ittifakı" önemlidir. Meselâ: Türkiye Cumhuriyeti lâik bir devlettir. Bu gerçek ışığında "Türkiye Cumhuriyeti gayri meşrû bir devlettir" denilse yadırganır, hatta savcılar hemen harekete geçer. Buradaki "gayri meşrû" kelimesi "şer'î olmayan" mânâsınadır. Dolayısıyla, "Türkiye Cumhuriyeti şer'î bir devlet değildir" şeklinde izahı mümkündür. Bugün, bunun gibi binlerce kavram anlaşılmaz hâle gelmiştir.
Maddeler kaleme alınırken, mümkün mertebe kaynakları zikredilmiştir. Bu, okuyucudan çok o konularda araştırma yapacak kimseler için önemlidir.

DİPNOTLAR

(1) Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, İst.1977, c. II, sh. 290.
(2) Bakara Sûresi: 30, 31. (HBÇ Meâli) İst.,1959, c. I, sh.18-19.
(3) Mecmuat'u'ı tefasir, İst. Mtb. Amire,1317, c. I, sh.101-102.
(4) İbn-i Kesir, Tefsiru'I Kur'ân'il Azim, Beyrut,1969, c. IV, sh. 270.
(5) Nahl Sûresi, 78. (HBÇ Meâli, c. II, sh. 496)
(6) Muharref Tevrat, Babil Kıssası, Bab:11, Cümle:1-9.
(7) The New York Times Magazine, 20 Nisan 1958, sh. 9 (Nak.: R. Emerson).
(8) Rupert Emerson, Sömürgelerin Ulusla,cması, Ank.1965, sh.132.
(9) Rupert Emerson, a.g.e., a.y.
(10) Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasî Fikirleri, Ank.1964, sh.173.
İbn-i Abidin, Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar, İst. 1982, c. I, sh.34.



ANAYASA



Bir cemiyetin siyasî, iktisadî, ictimaî çerçevesini ve iskeletini teşkil eden yazılı-yazısız bütün hukukî ilkelerine "anayasa adı verilir. ı Anayasa kavramı Türkçe'de "esas teşkilât kanunu" ve Arapça'da "düstur" kelimeleri ile karşılanmıştır. Osmanlı döneminde "Kanun-i Esasi" tabiri revaçtadır. Cumhuriyet döneminde ise anayasa kavramı kitlelere malolmuştur.



İslâm toplumlarında (dârû'l İslâm'da) arasında bir sözleşme niteliği taşıyan yazılı hukuka pek itibar olunmamıştır. Zira insanların birbirleri üzerine hüküm koymaları esas alınmıştır. Aralarındaki münasebetlerin sınırlarını İslâm dini tayin eder. Nitekim: "Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir."2 âyet-i kerimesi, hükmeden ve hükme muhatap olan insanlara ortak bir ölçüyü belirlemiştir. Hüküm sahipleri (iktidarlar) şeriatı esas almakla vazifelidirler. İbn-i Abbas (ra) bu âyet-i kerimenin tefsirinde: "Her kim Kur'ân-ı Kerim'i red ve Resûl-i Ekrem (sav)'in sözünü inkâr ederek, Allah (cc)'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, kâfir olacağı sabittir." buyurmaktadır.3 Âyet-i kerimenin yahudilerle ilgili olarak nazil olması, hükmünün umumi olmasına mani değildir.



Anayasalar "otorite" ve "hürriyet" arasındaki dengeleri ortaya koyarlar. Yazılı anayasaların batılı toplumlarda sınıfların uzlaşmasını sağlayan bir âmil olduğu gerçeği gizlenemez. Batı toplumlarında, sanayi devriminden sonra, sınıflar arasındaki mücadele kanlı savaşlara dönüşmüştür. Zira bütün sanayi toplumları; ideolojik temelleri farklı bile olsa, üç özellikte, ortak bir yapıya sahiptirler: Birincisi: İş bölümü kaçınılmaz hale gelmiştir. İkincisi: Ferdler arasında itibar ve kudrete dayanan bir enginlik hiyerarşisi ortaya çıkmıştır. Üçüncüsü: Toplumun içinde oluşan ve menfaatleri birbirleriyle çatışan sosyal sınıfların sayısı artmıştır 4 İşte batı'daki anayasa hareketleri genel anlamda "Sınıflar arasında, bunların güçlerine göre, bir denge kurmaya yarar."5



Osmanlı devleti'nde 1870'li yıllarda hızlanan kanun-i esasi (anayasa) tartışmaları, Büyük Fransız İhtilâli'nin etkisinde kalan aydınların meselesi olmuştur. Tabiî bu gizli tartışmaları Giampietri ve İbrahim Şinasi tarafından yönetilen "İttifak-ı Hamiyyet" isimli tedhiş örgütünün gündeme getirdiği gizlenemez 6 7 Mart 1867 tarihinde, Sahib-i Saltanat Abdülaziz'e bir ültimatom veren Jön Türkler; kanun-i esasi ile her şeyin çözülüvereceği hayalindedirler.7 Birinci Meşrutiyet'i 1876 yılında ilân edildiği 1877'nin başında kanun-i esasi çerçevesinde ilk Meclis-i Mebûsan'ın toplandığı ve kısa bir süre içinde gayrimüslim ve müslim gibi ayırımları reddettikleri dikkate alınırsa, mesele daha net kavranır. Çünkü kanun-i esasi isteği İngiltere'den gelmiştir ve Midhat Paşa İngilizlerin en büyük ümididir.8



İhtilâl sözleşmesi olan (7 Kasım 1982 tarihinde kabul edilen) Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da, "müslim" ve "gayrımüslim" ayırımlarını reddetmiştir. Nitekim birinci bölümde yer alan "Genel Esaslar"ın 10'ncu maddesi aynen şöyledir:



"Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittirler." Bunun mânâsı sarihtir: Bir müslüman ile, yahudi, hıristiyan veya dinsiz eşit kabul edilmiştir. Bu hükmün; % 91 gibi, ezici bir nisbetle tasdik edildiği unutulmamalıdır. Elbette Türkiye dârû'l-İslam (Şer'i devlet) değildir. Demokratik-laik bir cumhuriyettir. Aksini iddia eden ve Ulû' lemr kavramını yozlaştıran bel'am kılıklı kimselere; 7 Kasım 1982 oylaması şiddetli bir şamar olmuştur.



Konuya girerken "İslâm toplumlarında, insanlar arasında bir sözleşme niteliği taşıyan yazılı hukuka (anayasalara) pek itibar olunmamıştır" diyerek, bir inceliği gündeme getirmiştik. Şimdi bunun sebebi üzerinde duralım. Bunu genel olarak üç sebebe bağlamak mümkündür. Birincisi; Resûl-i Ekrem (sav)'in



"İyi huylu, şahsiyet sahibi insanların haddler hariç, ufak tefek kusurlarını affediniz"9 hadis-i şerifiyle yakından alâkalıdır. İslâm fıkhında "ta'zir" diye nitelendirilen cezalar, ferdin durumuna göre değişir.10 İkinci sebep; "delâlet-i ve sûbuti zanni" olan hususlarda, ictihad yapılmış ve farklı mezhepler teşekkül etmiştir. Bu ictihadları tek bir hüküm etrafında birleştirmek mümkün değildir, esasen ihtiyaç da yoktur. Zira "Ümmetimin ihtilâfı rahmettir."11 hadis-i Şerifi mucibince, bu ictihadlar, birer rahmet vesilesidir. Şimdi bir misâl üzerinde duralım:19'ncü yüzyılda hazırlanan Mecelle'de bazı çevrelerin "külli", bazılarının da "umumi" diye nitelendirdiği, kaideler mevcuddur. Ancak bunların bugünkü anlamda bir "anayasa" maddesi gibi tasavvur edilmesi imkansızdır. Bilindiği gibi genel kaidelerden biriside herhangi bir kanunun anayasaya aykırılığı tasavvur edilemez. Halbuki Mecelle'nin girişindeki kaideler, tamamen farklı bir durum arzeder. Mesela Mecelle'nin 21'nci maddesi: "Zaruretler, memnû olan şeyleri mübah kılar" şeklinde ifadesini bulmuştur. İslâmî ıstılâhta zarûret "insanı haram kılınan bir fiili işlemeye veya domuz eti, leş ve kan gibi "Haram li aynihi" olan maddeleri yemeye iten durum"12 şeklinde tarif olunur. şimdi "ikrah-ı mülci" ile karşılaşan bir mü'min, diğer bir müslümanı öldürmeye zorlanırsa ne yapacaktır? "Zaruretler memnû şeyleri mübah kılar" deyip, bu fiili işleyebilir mi? Bu suale cevap aradığımızda, bütün müctehid imamların "Kesinlikle mübah olmaz" hükmüne rastlarız.13 Eğer bu kaide, bir anayasa maddesi gibi mütalaa edilseydi, ikinci hüküm saçma derecesine düşerdi. Yine Mecelle'nin 1399-1403'ncü maddelerinde "şirket-i vücûh" üzerinde durulur.l4 Hanefı fıkhı esas alındığı için, bu şirket çeşidi mübah kabul edilmiştir. Halbûki Şafii Fûkahası'na göre "Şirket-i Vücûh" meşru değildir, haramdır. Zira şirketin teşekkülü için malın bulunması şarttır 15 Misâlleri daha da çoğaltmak mümkündür. Üçüncü sebebe gelince: Resûli Ekrem (sav)'in "Âlimler peygamberlerin vârisleridir."15 buyurduğu bilinmektedir. Buradaki verasetin "Ümmet'in Velâyeti" olduğu hususunda tam bir ittifak vardır. Nitekim İbn-i Abidin: "Sahih olan kavle göre Allahû Teâla (cc)'nın: `Allah'a itaat edin! .. Resûlüne ve sizden olan ulû' lemr e de itaat edin.' (Nisâ sûresi: 59) âyet-i kerimesindeki ulû'lemrden murad ûlemadır" hükmünü zikreder.17 Bu âyet-i kerimenin tefsirinde İbn-i Kesir: "Allah (cc)'ya itaatten murad: Kur'ân-ı Kerim'in hükümlerine uymaktır. Peygambere itaatten murad, sünnete riayet etmek ve ulû'lemr e itaat, ümmetin velâyetine sahip ûlemayı dinlemek ve emirlerini yerine getirmektir."18 şeklinde izah eder.



Resûl-i Ekrem (sav)'in Medine'ye hicretinden hemen sonra, orada bulunan farklı dinlerdeki insanlarla yapmış olduğu muahede'yi "ilk yazılı anayasa" olarak nitelendirenlerin varlığı inkâr edilemez.I9 Ancak bu nitelendirmede gözden kaçan bir husus vardır. Resûl-i Ekrem (sav)'in Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmettiği gerçeği inkâr edilemez. Nitekim Kur' ân-ı Kerim'de: "O halde aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet!.. Sana gelen hakikatten (dönüp de) onların hevâ (ve heves)lerine uyma"2o emri verilmiştir. Dolayısıyla dârîı'1-İslâm'da ikamet eden bir gayrimüslim de, ceza hukukunda İslâm fıkhına tâbidir.21 Molla Hüsrev: "Gayrimüslim zimmi'nin, dârû'l-harp'te ikamet eden müs'temen müslümandan daha üstün olduğunu" beyanla: "Zira o bizim dârımız ehlindendir. Bundan dolayı müslüman, bir zimmîye karşılık "kısas" edilir, müs'temene karşılık "kısas" edilmez. Aksi yoktur."22 buyurmaktadır. Dikkat edilirse buradaki üstünlük akaidle değil, tâbi olduğu hukukla ilgilidir. Zımmî, İslâm ahkâmının tatbik edilmesine razı olmuştur ve müslümanlarla aynı hükümlere muhataptır. Muâmelât ve ailevî münasebetlerinde, mensubu olduğu dinin hükümleriyle amel edebilir. Dârû’l-harp'te ikamet eden müs'temen (emanlı) müslüman ise kûfür ahkâmına tabidir. Üstünlük buradan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Medine'de gerçekleşen Muahede'ye, sırf çağdaş görünmek kaygısıyla "İlk yazılı Anayasa" demek isabetli bir tutum değildir. İslâm dini, bütün insanları doğuşta hür, eşit ve kanının masum olduğunu va'z etmiştir. Zimmet ve Emanet sebebiyle, her insan zaruriyyat mertebesindeki can, mal, nesil, akıl ve din emniyetine haizdir. Bunlar için ayrıca (sanki insanlar veriyormuş gibi) "Yazılı Anayasa" meydana getirmeye gerek yoktur. Fakat mü'minler, kitap sünnet ve icma ile sabit olan, genel haklarını tesbit için yazılı metin talebinde bulunabilirler. Bu mutlak surette sabit olan haklarının tasnifi hükmündedir. Buna anayasa demeye gerek yoktur.



KAYNAKLAR



(1) İslâmî Bigiler Ansiklopedisi, İst., Eylül 1981, c.I, sh. 218 ("Anayasa" mad.)

(2) Mâide sûresi: 44.

(3) İbn-i Kesir, Tefsiru'l Kur'âni'l Azim, Beyrut, 1969, Daru'l Marife Yay. c. II, sh. 61 vd:

(4) Raymond Aron, Sanayi Toplumu, İst.1978, sh. 298.

(5) Geniş bilgi için bkz. Dr. Çetin Yetkin, Türk Halk Hareketleri ve Devrimleri, İst.1974, c.II, sh.203 vd.

(6) Geniş bilgi için bkz. Niyazi Berkes, Türkiye'de Çağdaşlaşma, İst.1978, sh.269-274.

(7) Namık Kemal, Tasvir Gazetesi'nin 11 Şubat 1283 tarihli ve 461 sayılı nüshasında bu ültimatomun Mustafa Fazıl Paşa tarafından kaleme alındığını iddia eder. Fakat daha sonra bizzat bunu tekzip etmiştir. Araştırmacılar bu ültimatomu Eflaklı (Romen) gazeteci, Gregory Ganaesco'nun hazırladığı kanaatindedirler. Geniş bilgi için bkz. Niyazi Berkes, a.g.e., sh. 275-276.

(8)Ahmed Cevdet Paşa, Ma'ruzât,1st.1980, sh.236.

(9)Sünen-i Ebû Davud, İst.1401, Çağn Yaytnı, c. IV, sh.540, Had. No: 4375, Ayrıca, Ahmed b. Hanbel,Müsned c. VI, sh.181.

(10) Molla Hüsrev, Gurer ve Dürer Tercümesi, İst.1980,c. III, sh.35-40.

(11) Abdurrauf el-Münavî, Feyzû'I Kadir, Beyrut 1356, c. I, sh.209.

(12) İbn-i Manzur, Lisânû'I-Arab, Beyrut ty., c. IV, sh.483.

(13) İmam-ı Serahsî, el-Mrbsut, Beyrut, D. Ma'rife Yay.c. XXIV, sh.76.

(14) A. Himmet Berki, Açıklamalı Mecelle, İst.1981, sh.238.

(I5) Dr.0sman Şekerci, İslâm Şirketler Hukuku, İst.1981, sh.238.

(16) Sünen-i Ebû Davud, İst.1401, c. IV, sh.58, Had.No.3641.

(17) İbn-i Abidin, Reddü'I-Muhtar, İst.1982, c. I, sh.40.

(18) İbn-i Kesir,a.g.e., c. I, sh.519.

(19) İsfâmî Bilgiler Ansiklopedisi, c. I, sh.218 vd.

(20) Mâide sûresi: 49.

(21) el-Cessas, el-Ahkâmu'l-Kur'an, Beyrut,1335, c. II,sh.442. Ayrıca bkz. İbn-i Nüceym, el-Bahru'r Raik,Kahire 1311, c. V sh.81.

(22) Molla Hüsrev, a.g.e., c. IV, sh.257.

BAĞY



Bağy kelimesi, müteaddi (geçişli) olarak kullanıldığı zaman "talep etmek ve talep hususunda ileri gitmek" mânâsına gelir. Dürri'l-Muhtar'da: "Bağy lûgatta talep (arzu, istek) mânâsınadır. Nitekim "İşte bizim talep ettiğimiz, istediğimiz bu idi" (Kehf Sûresi: 64) âyet-i kerimesinde bu mahiyette kullanılmıştır. Örfte ise, cevr ve zulüm gibi yapılması helâl olmayan bir şeyi istemek mânâsınadır” hükmü kayıtlıdır. Bağy kelimesi lâzım (geçişsiz) olarak kullanıldığı zaman "sınır aşmak, hakkında razı olmayarak başkasının hukukuna tecavüz etmek, ihtirasla saldırmak" gibi mânâlara gelir.



Kur'ân-ı Kerim'de bağy fiili geçişli olarak, bir çok âyet-i kerimede yer almıştır. Şimdi bir kısmını gündeme getirelim.



"De ki: `O, her şeyin Rabbi iken ben Allah'dan başka bir Rabb mi arayacağım? (ebgıy Rabben) Herkesin kazanacağı kendisinden başkasına ait değildir. Günahkâr hiçbir nefis diğerinin (günah) yükünü taşımaz. Nihayet dönüşünüz ancak Rabbinizedir. Artık O, sizin hakkında ihtilafa düşmüş olduğunuz şeyleri haber verecektir."2



"Şimdi onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? (yebguûne) Halbuki göklerde ve yerde ne varsa, (hepsi) ister istemez Allah'a boyun eğmiştir. Nihayet, O'na döndürülüp götürüleceksiniz?"3



"Eğer içinizde, onlar da (münafıklar) savaşa çıksalardı aranızda şer ve fesadı artırmaktan başka bir şey yapmazlar, aranızda muhakkak ki fitne sokmak isteyerek (yebguûne'kumulfitneh) bozgunculuğa koşarlardı. İçinizde, onlara iyice kulak verecekler de vardır. Allah o zâlimleri çok iyi bilendir."4



"De ki: `Ey Kitab ehli!... Neden eğriliği (sapıklığı) arzulayarak (tebguûneha) iman edenleri Allah yolundan alıkoymaya çalışıyorsunuz?"5



Bazı insanlar, İslâm dininin kendilerine verdiği hakları ve yetkileri az bularak, daha fazlasını talep ederler. Politik ihtirasların kaynağında liderlik arzusunu görmek mümkündür. İslâmî ıstılâhta: "Haksız ve yanlış bir tevil sonucunda; adil olan ulû'lmer'in (devlet başkanının) düşürülmesi için isyan eden kimseye baği denilir" şeklinde tarif edilmiştir. Fethû' l Kadir'de: "Buğat, baği'nin çoğuludur. Lâmı illetli olan her ism-i failin bu vezinde gelmesi kaidedir. Nitekim gâzi'nin cem'i (çoğulu) guzât, râmi'nin cemi rumat, kadı'nın cemi kudât şeklinde gelir."6 denilmiştir. Malûm olduğu üzere, mü'minlerin emirine karşı isyan, tek kişinin gerçekleştirebileceği bir fiil değildir. Dolayısıyla, Bugat ehlinin bir topluluk olması zaruridir. İslâm uleması bu hakikati dikkate alarak: "Başlarında bulunan bir idarecinin çevresinde toplanıp, hadde (İslâmî sınırlara) tecavüz ederek ve velâyetin (yönetiminin, devlet idaresinin) kendilerine ait olmasının gerektiğini söyleyerek, âdil hükümdara (devlet başkanına) karşı savaşan topluluğa bugat ehli denilir" tarifini benimsemiştir. Dolayısıyla bağy suçunun teşekkül edebilmesi için, bu tarifteki bütün unsurların bulunması zaruridir. tâgûtî iktidarlara veya zalim yönetimlere karşı, sadece ve sadece Allahû Teâla (cc)'nın rızası için ayaklananlara mücahid denilir. Bu fiil, salih bir amel ve ibadettir.



İslâm dininin temel hedefi, insanların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerini sağlamak, haklarını ve hürriyetlerini garanti altına almaktır. İnsanlardan bir zümre veya sınıf, tekebbür ederek, diğer insanların haklarını ortadan kaldırmaya teşebbüs edebilir. Allahû Teâla (cc)'nın kendilerine verdiği hakka râzı olmayan ve ihtirasla başkalarının hukukuna tecavüz edenlerin cezalandırılması tabiidir ve zaruridir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de: "Kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülük (bir misilleme)dir. Fakat kim affeder, barışı sağlarsa mükâfatı Allahû Teâla (cc)'ya aittir. Şüphe yok ki Allah zâlimleri asla sevmez. Kim kendisine yapılan zulmün ardından herhalde hakkını alırsa, artık aleyhinde (mesuliyete) bir yol yoktur. Ancak o yol, insanlara zulüm etmekte ve yeryüzünde haksız olarak tegallübe kalkmakta (bağy etmekte-yebguûne fiyl'ard) olanlara karşıdır. İşte bunlar, (bağy suçunu işleyenler) yok mu? Bunların hakkı pek acıklı bir azaptır."7 hükmü beyan buyurulmuştur. İslâm uleması, meşrû bir şekilde mü'minlerin velâyetine haiz olan ulû'lemr'e (İslâmî devletin liderine) karşı, haksız yere ayaklanan ve yanlış tevillerle politik ihtiraslarını tatmine çalışan zümrelerle savaşmanın caiz olduğunda ittifak etmiştir.



Emmarelik vasfına haiz olan nefs (nefs-i emmare) bütün şiddetiyle kötülüğü emreder ve liderlik sevdasından asla vazgeçmez. Bağyin ortaya çıkmasında, gerek Allahû Teâla (cc)'nın hukukuna, gerek insanların haklarına tecavüz ön plandadır. Hevâya uymanın getirdiği zulüm, bağyin kâynağıdır.



Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de biz mahiyet güzel bir mesele ile izah buyurulmuştur: "Allah sizi karada ve denizde gezdiren (sebeplerini izhar eden)dir. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz anlar; bunları güzel bir hava ile akar gibi götürdükleri (yolcular da) bununla sevindikleri zaman, ona (gemiye) şiddetli bir fırtına gelip çatar. Her taraftan dalgalar kendilerine hucûm eder. Sanırlar ki, onlar (yolcular) etraflarından sıkıca kuşatılmışlardır (kurtulmalarına imkân yoktur. (İşte bu esnada) Onlar, Allah'ın dinine hâlis ve samimi kimseler olarak O'na dua ederler: `Andolsun, (derler) eğer bizi bundan (bu felaketten) kurtarırsan, şeksiz ve şüphesiz şükür edenlerden olacağız. Fakat (Allah, dualarını kabul edip) onları selâmete erdirince, bakarsın ki yeryüzünde yine haksız yere taşkınlıkta (yebguûne fiyl'ard ) bulunuyorlar!.. Ey İnsanlar!... Sizin taşkınlığınız ancak kendinize karşıdır (innema bağyukum alâ enfûsikûm). Dünya hayatının (o fâni ve geçici) menfaati gibidir. Nihayet, dönüşünüz ancak bizedir. O vakit neler yapıyor olduğunuzu size biz haber vereceğiz.'8



Allahû Teâla (cc)'nın farz kıldıklarını ihmal ve haram kıldıklarını irtikâp etmek, bağy fülinin oluşmasını (İslâmî hududlara tecavüz noktasından) sağlar. Ferdî planda ve gizli kalan bağy'in (isyanın) cezası, hesap gününe kalır. İslâmî bir yönetimi ortadan kaldırmak veya politik ihtiraslarâ kapılarak fesad çıkarmak şeklinde tezahür eden bağy'in cezası ise (İslâm'ın temel hedeflerini korumak farz olduğu için) bu dünyada verilir.



Allahû Teâla (cc)'nın teklifleri karşısında sızlanmamak, sabretmek ve daima imtihan üzere olduğunu hatırda tutarak ihsan makamına ulaşmaya çalışmak, her mü'minin temel görevidir. Gerek ferdî planda ve gizli kalan bağy'den (isyan ve arzulardan), gerek cemaat planında fesad çıkarma şeklinde tezahür eden bağy'den, şiddetle kaçınmak zaruridir.



KAYNAKLAR



(1) Dürri'l-muhtar, İst.1984, Kahraman yay., c. IV, sh. 261, Ayrıca bkz.: Rağup el-Isfahani, el-Müf'redat fi Garaibi'l Kur'an, İst.1986 Kahraman Yay., sh. 72.

(2) En'am Sûresi: 164.

(3) Al-i İmrân Sûresi: 83.

(4) Tevbe Sûresi: 47.

(5) Al-i İmrân Sûresi: 99.

(6) İbn-i Hümam, Fethû'l Kadir, Beyrut: 1316, c. 1V, sh. 408.

(7) Şûra Sûresi: 40-42.

(8) Yunus Sûresi: 22-23.s.â,'rıc. 59
BÂTIL



Tarih ilminin konusu, zaman içerisinde meydana gelen hadiselerdir. İbn-i Haldun Makaddime isimli eserinde: "Tarih, yaşanan zamanın ve hâlin aynasıdır. Tarihi hadiselere hâkim olan kanunlar hiçbir zaman değişmez. İçinde yaşadığımız hâl, maziyi aksettirir. Esasen yaşanan hayatın geçmişe intikal eden kısmına tarih denilmektedir. Onun için günlük hayatımızı, geçmişten tecrid edemeyiz. Tarihi ve geçmişi iyi öğrenmek, hal ve istikbal hakkında sağlam tesbitler ve doğru teşhisler yapılmasına imkân verir." diyerek, üzerinde iyi düşünülmesi gereken noktalara işaret etmektedir. Tarih sahasında tartışılmaz bir otorite olan el-Şehristani'nin meşhûr eserinin ismi el-Milel ve'n-Nihal'dir. Bilindiği gibi nihal "nıhle"nin çoğuludur. Nıhle ise, "kupkuru zan ve vehim" mânâsına gelir. Dolayısıyla "el-milel", vahye dayanan dinlerin (milletlerin) tarihi, "en-nihal" ise, vahye dayanmayan ideolojilerin ve sistemlerin tarihi mânâsınadır. Tarihi bu iki temele oturtmadığımız müddetçe, doğru sonuçlar elde etmemiz imkânsızdır. Zira Hz. Âdem (as) ile başlayan insanlık tarihi, hak ile bâtılın mücadelesine dayanır.



Hz. Âdem (as)'den, Resûl-i Ekrem (sav)'e kadar devam eden dönem içerisinde bütün peygamberler, yeryüzü müstekbirlerine karşı cihad etmiş ve adâleti ayakta tutmaya çalışmışlardır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de "Andolsun ki, biz peygamberlerimizi açık açık belgelerle gönderdik ve insanların adâleti ayakta tutmaları için beraberinde kitabı ve mizanı da indirdik."(1) hükmü beyan buyurulmuştur. "Adaletin ayakta tutulabilmesinden" maksat, Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerle amel edilmesidir. Zira insanların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan kanunlar, kuvvetli olan zümrelerin hâkimiyetini ve zulmünü gündeme getirir. Mizân'dan murad ise, adâlet terazisidir ve kitaba bağlı olarak zikredilmiştir.(2) İmam-ı Şafii (rha): "Adâletten murad, Allahû Teâla (cc)'nın emrine uygun şekilde amelde bulunmaktır."(3) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Yine diğer bir âyet-i kerime'de: "Ey Davud!.. Biz seni yeryüzüne halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adâletle hükmet!.. (Sakm) Hevâ ve hevese tâbi olma ki, bu seni Allah yolundan saptırır. Hesap gününü unuttukları için (heva ve hevese tâbi olanlara) çetin bir azap vardır."(4) buyurulmuştur. Bilindiği gibi peygamberler; akıllı, zeki ve kuvvetli rey sahibi olan kimselerdir. Buna, fetanet denilir. Allahû Teâla (cc) peygamberlere, tâğûtî güçlerin her türlü iddialarını ortadan kaldırabilmesi için, fetanet vasfını ihsan etmiştir. Dikkat edilirse âyet-i kerime'de; "hak ve adâletle hükmetmesi" emredilirken, hevâ ve hevesten sakınması da hatırlatılmaktadır. İbn-i Abidin: "Hukuk kelimesi, hak kelimesinin çoğuludur. Hak, lugâtte bâtılın zıddıdır, Mevcut olan demektir."(5) tarifini zikretmektedir. Şurası muhakkatır ki, bâtıl, hakkın ve hakikatin zıddıdır. Şimdi meselenin daha iyi kavranabilmesi için batıl kelimesini ve kavramını izaha gayret edelim.



Bâtıl kelimesi Arapça olup Be-Ta-Le fiil kökündendir. Lûgatta "boşa gitmek, hükümsüz ve geçersiz olmak, yok olmak" gibi mânâlara gelir (6) Kur'ân-ı Kerîm'de 28 âyette geçen "bâtıl" kelimesi; "hak ve gerçek olmayan, hükümsüz, gayr-i meşrû ve yok olup giden" mânâlarında kullanılmıştır. (7) Şurası unutulmamalıdır ki; doğrudan doğruya (yalın olarak) bâtılı savunmak mümkün değildir. Ancak hak ile bâtılı birbirine karıştırıp, hakkı gizlemek, şüphe ve inkârı artırmak sözkonusu olabilir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de kitap ehline hitaben: "Kendiniz bilip dururken (bile bile) hakkı bâtıla karıştırıp, hakikati gizlemeyin." (8) buyurulmuştur. Hak ile batılı birbirine karıştırmak ve hakkı gizlemek, kâfırlerin değişmez bir taktiğidir. Hatta tuzak kurmak niyetiyle (tıpkı "Mescid-i Dırar" hadisesinde olduğu gibi) ve gayet gizli olarak, mü'minlerin hoşuna gidecek amellerde bile bulunabilirler. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)'in tebliğe başladığı dönemde, Yahudiler gizli bir toplantı yaparak, şu kararı almışlardır: "Sabahleyin iman edelim. Hatta gidip müslümanlarla birlikte sabah namazını kılalım. Akşam olunca yine kendi dinimize (yahudiliğe) dönelim. Böylece bazı bilgisiz kimselerin kalbine şüphe tohumlarını ekmiş oluruz."(9) Dikkat edilirse tuzağı kuranlar gayet kurnazdırlar. Bu ve benzeri tuzaklar üzerine Allahû Teâla (cc); "Ey kitap ehli!... Siz bilip dururken niçin hakkı bâtıl ile karıştırıyor (sentez yapıyor) ve hakkı gizliyorsunuz? Kitap ehlinden bir zümre dedi ki: `İman edenlere indirilene (Kur'ân-ı Kerîm'e) gündüzün evvelinde iman edin, günün sonunda (akşam vakti) inkar edin. Olur ki (müslümanlar da şüpheye düşerek dinlerinden) dönerler." (10) hükmünü indirmiş ve kurulan tuzağı bildirmiştir. .



İdeolojiler, hakikati bulmanın değil, ancak birbirlerinin yanlışlarını tespit etmenin ve hakikatten mahrum kalmanın vasıtalarıdır. Hakikate tâlip olan her insan, mutlaka ve mutlaka vahye sarılmalıdır. Unutulmamalıdır ki; hak birdir, bâtıl ise sayısızdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de: "Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan (zulûmattan) nura çıkarır. Küfredenlerin velisi ise tâğûttur. O da kendilerini nurdan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. Onlar, (tevağıt zümresi) cehennemin arkadaşlarıdır. Onlar orada, bir daha çıkmamak üzere ebedî kalıcıdırlar." (11) hükmü beyan buyurulmuştur. Fahrüddin-i Razi; bütün müfessirlerin "Nûr ile zulûmat kelimelerinden kasdın, iman ve küfür olduğunda ittifak ettikleri" üzerinde durmuştur.(12) İbn-i Kesir, önemli bir inceliğe işaret ederek, şöyle demektedir: "Allahû Teâla (cc) bu âyette nuru tekil, zûlumatı ise çoğul olarak zikretmiştir. Şüphesiz ki hak (nur) tektir. Küfrün çeşitleri ise, çoktur. Hepsi de bâtıldır." (13)



Uluslararası küfür örgütleri (bâtılın askerleri), değişik vasıtalarla ve korkunç propaganda gücüyle; İslâm'a (Hakk'a) karşı mücadele vermektedirler. Bu bir propaganda savaşıdır. Propaganda "zihinleri hapsetme sanatı" olarak tarif edilir. İslâm topraklarında, zihinleri bâtıl tarafından kuşatılmış ve "çağdaş uygarlık" sloganıyla zehirlenmiş binlerce insan vardır. Tağutî güçlere karşı cihadı esas alan âlimleri yıpratabilmek için akla hayale gelmeyecek iftiraları gündeme getiren ve şeytânî tuzaklar kuran güçleri iyi tanımak şarttır. İdeolojiler bâtılın birer hücresi gibi çalışmakta ve faaliyetlerini "İslâmı tahrip etme" hedefine göre ayarlamaktadırlar. Günümüzdeki manzara budur ve batılın iktidarı söz konusudur.



Uluslararası küfür örgütlerinin, bâtıla sahip çıkarak, İslâm'a karşı savaşmasında, şaşılacak bir durum yoktur. Bütün mesele müslümanların; Allahû Teâla (cc)'nın râzı olacağı amelleri ihlasla edâ etmeleri ve bu hususta sabırlı olmalarıdır. Sünen-i Darimi'de, Hz. Ömer (ra)'ın güzel bir tesbiti yer almıştır. Hz. Ömer diyor ki: "Muhakkak ki İslâm İslâm olamaz, cemaat olmadıkça!.. Ve cemaat cemaat olamaz, emiri olmadıkça!.. Ve emir de, emir olamaz, ona itaat olmadıkça!.." (14) Takva ve iyilik hususunda birbirleriyle yarışmayı arzu eden mü'minlerin, şikâyet ve sızlanma ile vakit geçirmeleri düşünülemez. Unutmayalım ki, şeytanın askerleri gece gündüz gayret içindedirler. Hesap gününü düşünenler sadece ve sadece Allahû Teâla (cc)'nın rızası için, bâtıla karşı cihad etmeyi ihmal etmemelidirler.



KAYNAKLAR



(1) Hadid Sûresi: 25.

(2) Mecmuatu't-Tefasir, İst. 1979, Çağrı Yay., c. VI, sh. 186. Ayrıca bkz.: İbn-i Kesir, Tefsirû'l Kur’ân'il Aziym, Beyrut:1969, c. IV, sh. 314-315.

(3)er-Risale, Kahire 1979 (2. bsm.), sh. 25, Madde: 71.

(4) Saad Sûresi: 26.

(5) İbn-i Abidin, Reddü'l-Muhtar Ale'd-Dürri'l-Muhtar, İst.1984, c. XI, sh.167.

(6) Geniş bilgi için: Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fî Garâib’il Kur'ân, İst. 1986, Kahraman yay., sh. 66, Ayrıca bkz.: Seyyid Şerif Cürcani, et-Ta'rifat, İst. ty, Kaynak Yay., sh.42.

(7) Geniş bilgi için bkz.: Âl-i İmrân Sûresi: 71, Bakara Sûresi: 42, Nisa sûresi: 29, Saad Sûresi: 27.

(8) Bakara Sûresi: 42.

(9) İbn-i Kesir, Tefsirû'l Kur’ân'il Aziym, Beyrut 1969.c. I, sh. 373.

(10) Âl-i İmrân sûresi: 71-72.

(11) Bakara Sûresi: 257.

(12) Fahrüddin-i Râzi, Mefatihû'l Gayb, İst. 1308, c. II, sh. 231.

(13) İbn-i Kesir, a.g.e., c. I, sh. 312.

(14) Sünen-i Darimi, İst. 1401, Çağrı Yay., Mukaddeme: 26, c. I, sh. 76.
BEL'AM



Arapça olmayan bu isim, bir başka lisandan (büyük ihtimalle İbranice'den) geçmiş bir kelimedir. İsm-i has olarak kullanılır. Bel'am bin Bâura'nın kıssasıdır. (1) Önce Bel'am ile ilgili ahkâmın istibat edildiği âyet-i kerimelere dikkat edelim: "(Ey Muhammed!) Onlara, o kimsenin haberini de oku ki, biz kendisine âyetlerimizi vermiştik de o, bunlardan sıyrılıp çıkmış, derken şeytan onu arkasına takmış, nihayet azgınlardan olmuştu. Eğer dileseydi, onu bu (âyetler)le yükseltirdik. Fakat o yere saplandı, hevâsına uydu. Artık onun sıfatı o köpeğin hâli gibidir ki, üstüne varsan dilini sarkıtıp solur, yahut kendi hâline bıraksan yine dilini uzatıp solur. İşte âyetlerimizi yalan sayanlar gürûhunun sıfatı budur. Artık sen (Ey Muhammed!) kıssayı onlara anlat. Belki iyice düşünürler." (2)



Âyet-i kerimede kıssanın "onlara" anlatılması emrolunmuştur. Kadı Beyzavi "Onlardan murad, yahûdilerdir" hükmünü beyan ediyor. (3) Tefsir-i Mücahid'de de, Bel'am b. Bâura'nın ismine rastlıyoruz. (4) Müfessirlerin büyük çoğunluğu; Hz. Musa (as)'ya karşı mücadele veren bir âlimden söz etmektedirler. Tâbir-i câizse Allah (cc)'ın peygamberlerine karşı, Allah adına mücadele veren ve halk katındaki itibarını bahane ederek "tevhid" mücadelesine karşı direnen bir azgın!..(5) Bir kısım müfessirler, bu âyet-i kerime'nin, Ümeyye b. Ebü's-Salt hakkında nâzil olduğunu beyan etmişlerdir. Bu zâtın da; Hz. Muhammed (sav)'e nübüvvet görevi verilmeden önce "hanifler"den olduğu, Allahû Teâla (cc)'nın kısa bir süre içerisinde peygamber göndereceğini söyleyip durduğu halde, gurura kapılıp iman etmediği bilinmektedir. Bu iki rivayetin dışında, dört rivayet daha mevcuttur.(6) Ancak bütün rivayetlerdeki ortak yön; bir şahsı tariften çok, onun mahiyetini ortaya koyar.(7) Zira sebebinin hususi olması, hükmün umumî olmasına mani değildir.(8) Kıyamete kadar "bel'am" ve onun vazifesini yapan bütün şahısların keyfiyetleri ortaya konulmaktadır.



Kitab-ı Mukaddes'te "Beor oğlu Bel'am"ın kıssası yer almaktadır. Hz. Musa (sa)'ya karşı "Allah (cc)'m dini adına" savaşan bu tip üzerinde ne kadar durulsa azdır. Çünkü insanları; "Allah (cc) adını kullanarak" aldatan, hevâ ve heveslerini tatmin için "tevhid akidesini" tahrip eden bel'am'ın etkisi korkunçtur. İslâm topraklarında, kâf'irlerin istilâsını hazırlayan güç, "bel'am"dr. Afganistan'da Babrak Karmal'ın kurduğu, "Ulemalar Yüksek Konseyi", bel'amın nasıl müesseseler haline geldiğini göstermiştir. Diğer İslâm topraklarında da durum bundan farklı değildir. Allah (cc)'ın indirdiği hükümlere karşı ayaklanan ve İslâm'a küfreden yönetimlerle, (yani tâğûtî güçlerle) din adına uzlaşan ve müslümanları da "Allah (cc) adını kullanarak" aldatan, (Kur'ân'daki ifadeyle) "köpek sıfatlı" kimselerin ortak ismi bel'amdır. Dikkat edilirse "kuduz" mikrobunun beyin üzerindeki etkisi, bütün vücudun ilgisini, uzuvlardan koparmaktı. Bu köpek sıfatlı kimseler de; Allah (cc)'ın indirdiği hükümlerin bir kısmını kabul, bir kısmını "zamanın değişmesi" gerekçesiyle sükûtla geçiştirirler. Günümüzde, başta resmî ideolojiyi kabul eden ve İslâm'ı o ideolojiye·hizmetçi kılmaya çalışan müesseseler olmak üzere, binlerce bel'am vardır. Bunlar "çok dindar" görünmekle birlikte, tâğûta itikad ve iman etme noktasında titizdirler. "Ulu'lemr" kavramını, İslâm'a karşı ayaklanan güçlere izafe ederek, mü'minleri yanıltırlar!..



Mü'minler, bel'am'a karşı uyanık olmak zorundadırlar. Bel'am, "Allah (cc) admı kullanarak" insanları aldatanların ortak ismidir. Şahısperestlik hastalığı tedavi edilemediği müddetçe, bel'amların tuzakları ortadan kaldırılamaz.



KAYNAKLAR



(1) Dr. Abdullah Aydemir, Tefsir'de İsrailiyyat, Ank. 1979, sh. 237.

(2) Kur'ân-ı Kerim, A'raf Sûresi:174-176.

(3) Mecmuatu't-Tefasir, İst.1317, Matbaa-i Âmire baskısından tıpkı basım, Çağrı Yayını, c. II, sh. 666.

(4) Tefsir-i Mücahid, Katar,1396, c. I, İ. Ensari, sh. 250.

(5) İmam-ı Kurtubî, el-Camü li Ahkâmu'I-Kur'ân, Kahire,1967 (3. bsm.), c. VI, sh. 320.

(6) H. Tahsin Emiroğlu, Esbab-ı Nüzûl, Konya, 1971, c.V, sh.32.

(7) Mecmuatu't-Tefasir, a.g.e., c.II, sh. 667. Hz. Katade'den yapılan rivayette: "Bu âyetten murad, kendisine doğru yol gösterilip, onu kabul etmeyenler hakkında Allahû Teâla (cc)'nın beyan buyurduğu bir misâldir" denilmektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere; kıyamete kadar "bel'am" tipli kimselere rastlanacaktır.

(8) İmam-ı Suyûti, el-İtkan fı Ulûmü'I Kur'ân, Kahire, 1951, c. I, sh. 29.
CİHAD



Hz. Âdem (as)'dan itibaren bütün peygamberler, insanları, Allahû Teâla (cc)'ya teslim olmaya ve yüklendikleri emâneti edâ etmeye dâvet etmişlerdir. Nitekim Kur'ân-ı Kerım'de: "Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan(a gelince, o tuttu) emâneti sırtına yüklendi." (1) hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirler bu âyette geçen emanetin, Allahû Teâla (cc)'nın tekliflerinin tamamına verilen bir isim olduğu hususunda ittifak etmişlerdir(2) İbn-i Abbas (ra)'dan gelen rivayette de, şu noktalar üzerinde durulmuştur: "Emânet Allahû Teâla (cc)'ya taattır, kulluktur. Hz. Âdem (as), Allah (cc)'a emânetin ne olduğunu sormuş, O da: "İyilik edersen mükâfat , kötülük edersen ceza görürsün" buyurmuştur. Hz. Âdem (as) kendi rızasıyla emâneti yüklenmiştir." (3) Fıkıh usûlünde emânet Allahû Teâla (cc)'nın gerek kendi hukuku, gerek yarattıklarının hukuku ile ilgili insanlara yüklendiği vazifelerin tamamına verilen bir isimdir (4) Emanetin tabiî sonucu olan cihad, salih bir amel ve ibadettir. Şimdi cihad kavramı üzerinde duralım.



Cihad Arapça bir kelime olup, cehd veya cühd kökünden gelir. Lugatta: "Güç ve gayret sarfetmek, meşakkat, amelde mübalağa etmek ve zahmet (eziyyet)" gibi mânâlara gelir.5 İslâmî ıstılâhta "Allahû Teâla (cc)'nın dini için; can, mal, dil ve diğer vasıtalarla elden gelen güç ve gayreti sarfetmeye cihad denilir." (6) tarifi esas alınmıştır. Resûl-i Ekrem (sav)'in: Müşriklerle, malınızla, canınızla ve dilinizle cihad ediniz(7) buyurduğu bilinmektedir.



Cihad kelimesi (terim olarak); küffarla savaş sırasında gayret sarfetmek mânâsına kullanıldığı gibi, nefis, şeytan ve fasıklarla mücadele için de kullanılır. Şimdi bu nokta üzerinde kısaca duralım. Hz. Câbir (ra)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte, nefisle cihadın enemi belirtilmiştir. Hadis-i şerif şudur: "Peygamber (sav) bir gazadan geldi de, `Hoş geldiniz!.. Ama küçük cihaddan büyüğe geldiniz' buyurdular. Ashab `Büyük cihad nedir?' diye sordu. Rasûlullah (sav): `Kulun hevâ ve hevesi ile mücadelesidir.' buyurdu." Mükellefin (teklife muhatab olan insanın) kendisini Allahû Teâla (cc)'ya ibadetten alıkoyan her şeyi terketmesine zühd denilmiştir. Hevâ ve heveslerini bir kenara bırakıp, ihlasla ibadet eden kimseye zâhid denilir. Abdullah İbn-i Mesûd (ra)'dan rivayet edilen şu hadis-i şerif, Resûl-i Ekrem (sav)'in dünya hayatını nasıl değerlendirdiğinin bir belgesidir: "Rasulullah (sav) bir hasır üzerinde uyumuşlardı. Uykudan kalktı, fakat hasır vücudunda iz bırakmıştı. Bunun üzerine `Ya Rasulullah!.. Size bir yatak tedarik etsek olmaz mı?' dediler. Rasulullah (sav): `Benim dünya ile ne işim var? Ben dünyada bir ağaç altında gölgenip de bırakıp giden bir yolcu gibiyim.' buyurdu." (9) Zühd ve takva hayatını esas alan her mü'minin; Resûl-i Ekrem (sav)'in sünnetine riayet etmesi ve cihadın bütün unsurlarını edâya çalışması şarttır. Nefisle cihadı; insanın hevâ ve hevesleriyle mücadelesi şeklinde vasıflandırmak mümkündür. '



Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey iman edenler!.. Hep beraber sulhû selâma girin!.. (Sakın) şeytanın adımları ardına (itaat ederek, izine) düşmeyin. Çünkü o (şeytan) sizin apaçık bir düşmanınızdır." (10) buyurulmuştur. Dolayısıyla şeytanı açık bir düşman bilmek ve onun ordusuyla (hizbu'ş şeytanla) cihad etmek farzdır. Gerek nefisle, gerek şeytanla yapılacak cihad'da, kalbin ameli ön plandadır.



Muttaki bir mü'min diliyle de cihad etmek durumundadır. Resûl-i Ekrem (sav)'in: Nefsimi yed-i kudretinde tutan Allah'a andolsun ki; siz ya iyiliği emredip, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız, ya Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman dua edersiniz, fakat dualarınız kabul edilmez(11) buyurduğu bilinmektedir. Fukaha emr-i bi'I-ma'ruf ve nehyi ani'I-münker'in cihad olduğu hususunda müttefiktir. İhtilâf edilen husus; "iyiliklerin emredilmesi ve kötülüklerin yasaklanması ilim, kuvvet ve ihtisas isteyen bir konudur. Dolayısıyla bu hizmetin her mükellef tarafından yapılıp yapılamayacağı" meselesidir(12)



İbn-i Abidin Reddü' l-Muhtar isimli eserinde: "Cihadın fazileti pek büyüktür. Nasıl büyük olmasın ki; bir müslüman bu sayede Allah'a yaklaşmak için onun uğrunda nefsine meşakkatlerin en ağırını yüklenmekte ve aziz varlığı olan canını fedâ etmektedir. Bununla beraber nefsini devamlı olmak üzere ibâdet ve taatlara hasreder, onu hevâ ve heveslerine tâbi olmaktan men etmek cihaddan da güçtür."(13) diyerek, önemli bir inceliğe işaret etmiştir.



Silâhlı mücadeleye (kıtal) gelince; muhakkak ki bu cihadın en üst şubesidir. Resûl-i Ekrem (sav) fiilen savaşa çıkmış ve küfrün önderlerinden Ubey b. Halefi mızrağıyla vurmuştur. Savaş meydanlarında yiğitliğin ve cesaretin mahiyetini ortaya koymuştur.



Kelime-i Şehadet getiren her mü'min, hakimiyetin kayıtsız ve şartsız Allahû Teâla (cc)'ya ait olduğunu ikrar ve tasdik etmiştir. Bu ikrar ve tasdik, tabii olarak, ihlasla Allahû Teâla (cc)'ya ibadeti beraberinde getirir. Cihad da bir ibadettir.



Kur'ân-ı Kerîmde: “Müşrikler sizinle nasil topyekûn harp ediyorlarsa, siz de onlarla topyekûn harp ediniz." (14) hükmü beyan buyurulmuştur. Islâm ûleması: "Müşriklerle ve kâfirlerle yapılması emredilen cihad'ın sebebi, onların müslümanlara karşı savaş açmış olmalarıdır. Dolayısıyla cihad, kâfirlerin meydana getirdiği fesadı ortadan kaldırmak ve mukavemetlerini kırmak için meşrû kılınmıştır." (15) hükmünde ittifak etmiştir. Müslümanlar yeryüzünde haksız yere insan kanının dökülmesini ve fesadın yayılmasını kabul etmezler.



Şurası muhakkaktır ki; Ömer Nasûhi Bilmen (rha)'in tâbiriyle "Din-i İslâm cihanşûmül bir dindir. Kendi müntesiplerinin tam bir istiklâl dairesinde yaşamalarını bir gaye bilir." (16) Mustevli kâfirlerle ve (kan içici) müstekbirlerle sürekli savaşı gündemde tutmak ve bunun farz-ı ayn olduğunu ilân etmek zaruridir. İmam-ı Serahsi: "Cihaddan maksad, müslümanların emniyet içerisinde bulunmaları, din ve dünya işlerini yürütme (edâ edebilme) imkânına kavuşmalarıdır"(17) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir.



Allahû Teâla (cc)'nm indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere hüküm icad eden tâğûtî güçlerle savaşmak bir ibadettir. Bu ibadeti terketmenin vehâmeti ve azabı ağırdır. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Herhangi bir müslüman gaza yapmadan (savaşmadan) ve onu gönlünden geçirmeden ölürse, nifakın bir şubesi üzerine ölür." (18) buyurduğu bilinmektedir. Emperyalist ve müstevli kâfirlere karşı cihad farz-ı ayn dır. Bu asla unutulmamalıdır.



KAYNAKLAR



(1) Ahzab Sûresi: 72.

(2) Mecmuatu't-Tefasir, İst. 1979, c. V, sh. 142-143. Ayrıca bkz. İmam Celâlüddin es-Suyuti, Tefsirû'l Kur'ân'il Azyim, Beyrut, ty., c. II, sh.113.

(3) İbn-i Kesir, Tefsirû'l Kur'ân'il Aziym, Beyrut 1969, c. III, sh. 591.

(4) Molla Hüsrev, Mer'at el-Usûl fi Şerhi'l Mirkat elVüsûl, İst.1307, c. I, sh. 590 vd.

(5) Râğıb el-Isfahani, Müfredat fi Garibi'l Kur'ân, İst: 1986, Kahraman Yay., sh.142.

(6) İmam-ı Kasani, el-Bedaiû's-Senai fi Tertibi'r-Şerai, Beyrut:1974, c. VII, sh. 97. Ayrıca bkz. Râgıb el-Isfahani, a.g.e., sh.142; İbn-i Abidin, Reddü'l-Muhtar Ale'd-Dürri'!-Muhtar, İst.1983, c. VIII, sh. 369.

(7) Zebidî, Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Ank.1978, c. II, sh. 397.

(8) İbn-i Abidin, a.g.e., c. I, sh. 68.

(9) Sünen-i Tirmizi, İst:1401, Çağrı Yay., Kitabû'z Zühd: 44, c. IV, sh. 588-589 Had. No: 2377. Aynca Muhyiddin-i Nedevi, Riyazü's-Salihin, Ank.1970, c. I, sh. 515 Had. No: 488.

(10) Bâkara Sûresi: 208.

(11) Sünen-i Tirmizi, İst.1401, c. IV, sh. 468 K. Fiten: 9 Had. No: 2169. Ayrıca İmam Ahmed b. Hanbel, el Müsned, c. V, sh. 388.

(12) Geniş Bilgi için; Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, İst.1985, c. II, sh. 306-307.

(13) İbn-i Abidin, a.g.e., c. VIII, sh. 370.

(14) Tevbe Sûresi: 36.

(15) İbn-i Hümam, Fethû'l Kadir, Beyrut: 1316, c. IV, sb. 280. Aynca İmam-ı Kasani, a.g.e., c. VII, sh. 97.

(16) Ömer Nasûhi Bilmen, Hukuk-u İslâmiyye ve Istıldhat-ı Fıkhiyye Kamusu, İst.1976, c. III, sh. 357 Madde: 234.

(17) İmam-ı Serahsi, el-Mebsut, Beyrut: ty., c. X, sh. 3.

(18) Sahih-i Müslim, İst: 1410, Çağrı Yay. K. İmare: 47,c. II, sh. 1517, Had. No: 158. Aynca Sünen-i İbn-i Mace, Sünen-i Nesai, Sünen-i Darimi.
CİN VE CİNLER



Kâinatta hayat sahibi olan varlıklar, yalnızca insanlar ile çeşitlerini dahi tam bilemediğimiz hayvanlardan ibaret değildir. Uzun yıllar scientisme'i (bilimciliği) savunan ve "gözümüzle görmediğimize inanmayız" diyen aydınlarda garip bir değişim başlamıştır. Son yıllarda, uzayda canlıların bulunduğunu savunmak ve "ufo"ların marifetlerini gündeme getirmek moda hâline gelmiştir: Televizyon kanalları "ufo" olduğu iddia edilen cisimleri yayınlamak için birbirleriyle yarışmaktadır. Bazıları da cinlerin fotoğraflarını çekmek için, sağa-sola koşmaya başlamıştır. Kendi mantıklarına göre "sınır-ötesi" ilân ettikleri ve hayrete düştükleri bir âlemi zorlamaktadırlar.



Gözle görülmeyen varlıkların başında cinler gelir. Cinlerin varlığı kitap ve sünnet ile sabittir. Cinler de (tıpkı insanlar gibi) mükellef olup onlara da peygamberler gönderilmiştir: "Ey cin ve insan topluluğu; size içinizden, âyetlerimi anlatan, hesap gününün geleceğini haber veren ve sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" (En' âm sûresi:130).



Meseleyi kavrayabilmek için önce "cin" kelimesi üzerinde duralım. Cin (kökü cenne), bir şeyin histen gizlenmesi ve örtülmesi manâsınadır(1). Aynı kökten gelen cünne kalkan ve siper manâsına gelirken, cenin anne rahminde saklı olan çocuğa verilen isimdir. İslâmî literatürde; Allahu Teâla nın (cc) tekliflerine muhatap olan ve insanların gözle göremedikleri bazı varlıklara cin ismi verilmiştir. Allah'a ilk isyan eden İblis'in de, cinler taifesinden olduğu bilinmektedir(2)



Cinlerin bir tek ferdine cinnî denir. Bazı kaynaklarda geçen cânn kelimesi cin ile eşanlamıdır. Ğul ve ifrit cinlerin değişik türleridir. İslâm âlimleri "cinler hava ile karışık alevli bir ateşten yaratılmıştır"(3) diyerek, insan ile madde bakımından farklarına dikkati çekmişlerdir. Cinlerin erkek ve dişi olanları vardır. Evlenirler, çoğalırlar, yerler, içerler. İhtiyarı, genci vardır. Ayrıca cinler de mükellef olup, tıpkı insanlar gibi Allah'ın emir ve yasaklarına muhatap olmuşlardır. Allahu Teâla nın (cc)



"cinler ve insanları ancak ibadet etsinler diye yarattım." (Zâriyat sûresi: 56) buyurduğu malûmdur. Ayrıca cinlerin, insanlardan önce yaratıldıkları, kat'i naslar ile sabittir



Kur'ân-ı Kerim de cinlerin, ateşten yaratıldıkları haber verilir: "Cânnı da, daha önce çok zehirli ateşten yarattık." (Hicr sûresi: 27). Şeytan da cinlerdendir. Allahu Teâlâ (cc) kendisini Hz. Âdem e (as), tâzim ve hürmet için, secde etmekle mükellef tutmuş, şeytan ise "kendisini ateşten, Âdem in topraktan yaratıldığını" ileri sürerek secde etmemiştir. Şeytanların âmiri durumundaki varlığa İblis denilir. Şeytan, insanları azdırmak için çeşitli yollara başvurur. Ondan sakınmak gerekir: "Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın. Çünkü o sizi Rabbinizden ayıran bir düşmandır, diye size emretmedim mi?" (Yâsîn sûresi: 60). Tarih boyunca, vahyi hafife alan, mücerred aklı hem gerekli, hem yeterli bulan (putlaştıran) kimseler, hevâlarına uyarak şeytanı veli edinmişlerdir. Bunlara evliyaûş şeytan denilir.



Resûl-i Ekrem'in (sav), cinleri görüp görmediği konusunda muhaddisler farklı görüştedirler. Müslim'de, Abdullah İbn Mes'ud'dan (ra) rivayete göre, Resûl-i Ekrem (sav) cinnîlerin dâvetine icabet buyurmuş, onları görmüş ve irşâd etmiştir. Buharî ve Müslimin İbn-i Abbas'tan rivâyetlerine göre ise Resûl-i Ekrem (sav) ashabıyla Ukaz panayırına giderken Nahle'de sabah namazını kıldırmış, bir grup cin gelip Kur'ân dinlemiş ve müslüman olmuştur. Müfessir İmam Kurtubî, bu iki rivayeti şu şekilde yorumlamaktadır: "İbn-i Abbas'ın rivayetine göre, Hz. Peygamber o olayda cinni görmemiş, onların Kur'ân dinleyip müslüman olduklarını Cenab-ı Hakk daha sonra haber vermiştir. Fakat bu hâdise, İbn-i Mes'ûd'un rivayet ettiği hâdiseden farklıdır. Nitekim İbn Mes'ûd şöyle demiştir: Bir gece Resûl-i Ekrem ile beraberdik. Derken aramızdan kayboldu. Vâdilerde, dağlarda aradık, bulamadık. O geceyi hep endişe içinde geçirdik. Nihayet sabah olunca bir baktık ki Hîra tarafından geliyor. Yâ Rasûlallah dedik, sizi kaybettik. Aradık bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz endişe içinde geçti. Bunun üzerine şöyle buyurdu: Bana cin(ler)den bir dâvetçi geldi. Onunla beraber gittim. Onlara Kur'ân okudum." (4)



İnsanlarla cinler arasındaki münasebet süreklidir. Resûl-i Ekrem (sav) bu hakikati şöyle ifade buyurmuştur: "Allah sizden her biri için, bir cinni arkadaş kılmıştır." Ashab: "Siz de mi yâ Rasûlallah?" diye sorduğunda, Resûl-i Ekrem: "Bana da aynıdır. Ancak Allah ona karşı bana yardım etti de, o (cin) müslüman oldu, artık o bana ancak hayrı söylüyor."(5) Ehl-i sünnet akidesine göre, şeytan, insanın vücuduna da, aklına da zarar verebilir. Tarih boyunca, değişik sebeplerle, mecnun (cinlenmiş) diye vasıflandırılan ve aklî melekelerini kullanamayan insanlara rastlanmıştır.



Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Kâinatta hayat sahibi olan varlıklar, insanlar ile hayvanlardan ibaret değildir. Gözle görülemeyen veya akıl ile idrak edilemeyen, gaybî varlıklar da vardır. Scientisme'in iflasından sonra, televizyon kanalları (medyumları ön plâna çıkararak) zûlme ve sömürüye vesile olmaya başlamışlardır. Vesvese boyutunu aşan bu macera, birçok aileyi perişan etmektedir.



KAYNAKLAR



(1) İbn-i Manzur, Lisanû'I-Arab, Beyrut 1955, c. XVI, sh. 248.

(2) İbn-i Kesir, Tefsirû'l-Kur'âni'l-Aziym, Beyrut 1969, c. III, sh. 88 vd.

(3) el-Münavî, Feyzu'l-Kadir, Kahire 1356, c. III, sh. 450.

(4) İmam-ı Kurtubî, el-Câmü li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut 1967, c. XIX, sh. 2 vd.

(5) Mahsur Ali Nâsıf, et-Tâc, c. V, sh. 233.
CUMA NAMAZI



Tarih boyunca mü'minlerin üzerinde hassasiyetle durdukları konulardan birisi de, cum'a namazıdır. İran da şahlık rejiminin yıkılıp, yerine İslâm cumhuriyetinin kurulmasından sonra, "Dünya Cum'a İmamları Kongresi" adı altında toplantılar düzenlemeye başlanmıştır. Bu arada; Tahran da milyonluk cum'a cemaatinin toplanması herkesin ilgisini çekmiştir. Bu ilgi; cum'a namazının edâsının şartlarını gündeme getirmiş ve ilmi seviyede tartışmalar başlamıştır. Şimdi bu konu üzerinde duralım.



Cahiliye döneminde, haftanın günleri arasında "cum' a" diye bir gün yoktur. Araplarının arûbe adını verdikleri günün ismi (cum' a ile ilgili ayet-i kerime nazil olduktan sonra) "cum' a" ismiyle anılmaya başlanmıştır(1) Cum'a kelimesi; ictimadan alınma bir isimdir. İctima, bir araya toplanmak mânâsınadır. Gerçi cemaatle kılınan her namazda toplanma vardır. Fakat cum'a namazı; içlerinde cum'a kılınmayan mescidlerin (Maalesef bugün böyle bir durum yok) cemaatlerini de bir araya topladığı içiıı, adetâ cemaatlerin cemaatidir(2) Nitekim İbn-i Abidin:



"Cuma günü büyük camiden başka şehirdeki bütün küçük mescidler kapanır. Tâ ki onlara cemaat toplanmasın. Bunu Sirâc'dan naklen Bahır sahibi söylemiştir. Büyük caminin (cum'a camü) açılması ise zaruridir. Zâhire bakılırsa cemaat toplanmasın diye cum'adan sonra büyük cami bile kapanır. Meğer ki şöyle denile; `âdet, cemaatın vaktinden evvelinde toplanmasıdır. Binaenaleyh cum'a kılınmayan sair mescidlerin kapanması, cemaat bu camiye gelmeye mecbur olsun diyedir bu izaha göre mescidler cum'a namazı kılınıncaya kadar kapanırlar. Lâkin cum'adan sonra açmaya bir sebeb kalmadığı için ikindiye kadar kapalı kalırlar. Sonra bütün bu söylenenler cum'â dan başka bir namaza gitmekten mübalağalı bir şekilde menetmek ve onun kuvvetli bir namaz olduğunu göstermek içindir"(3) diyerek, önemli bir noktaya işaret eder. Esasen cum'a namazı, bir şehirde, tek bir camide kılındığı zaman, asr-ı saadetteki tatbikat gerçekleşmiş olur.



Cum'a namazı, kitap, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fûkaha ile sübût bulmuş muhkem bir farizadır. Aynı zamanda mü'minlerin itaat şuurunu ayakta tutan ve onları kâfirlerle uzlaşmaz bir noktaya getiren bir ibadettir. Ehl-i Sünnet'in akaid kitaplarında, imametin niçin zarûri olduğu izah edilirken, bu konu üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Cum'a namazının edâsının şartları, mükellefin dışında arandığı için, bütün mü'minler bu konuda hassas olmak durumundadırlar. O şartlardan herhangi birisi ortadan kalkarsa, bütün mü'minler o şartın tahakkuku için gayret sarf ederler. Kâfirlerin ve mürtedlerin istilâsı altında iken: "Efendim, ûlû'lemr'in izni ihtilâflı bir konudur..." diye söze girip mü'minleri küfür ahkâmına razı etmeye çalışmak, büyük bir cinnettir. Hiçbir ilim ehli, bu yola tevessül edemez. Günümüzde bu yola tevessül eden ve müslümanların "İslâm cemaatini kurmaları" hakkını savunmayan kimselere rastlanmaktadır. Cum'a (cemaat) namazı, cihad şuurunu ayakta tutan bir ibadettir. Hepimizin hatırladığı gibi; Fransızlar'ın Maraş'ı istilâsı sırasında "Cum'a şuuru" gündeme girmiş ve küfre karşı büyük bir kıyam gerçekleşmiştir. Cum'a günü; Maraş'ın ulu camisinde (ki ulu camiler, cum'a camidir) toplanan müslümanlara Rıdvan Hoca (rha) şöyle haykırmıştır: "Müslümanlar!... Bu akşam Maraş kalesinden bayrağımız indirilmiş yerine Fransız bayrağı çekilmiştir. Cum'a namazının bir insana farz olması için onun hür olması gerekir. Fransız bayrağı o kaleden indirilmediği müddetçe, bu beldede gayrı Cum'a kılınmaz." (4) Rıdvan Hoca (rha)'nın bu açık ve yiğit tavrı; Maraşlı müslümanları, kanları ve canları pahasına da olsa, İslâm topraklarının müşriklerden temizlenmesi gerektiği şuuruna erdirmiştir. Sütçü İmam'ın (rha) tavrı da, hepimizce malumdur. Cum'a namazının dârû'l-İslâm ve cihad şuurunu ayakta tuttuğunun en yakın misâllerinden birisi de; Cezayir müftüsünün, müstevli kâfirlerin izniyle cum'a kılınamayacağına dair fetvasıdır. Nitekim Cezayirli müslümanlar, binlerce şehid vererek, müstevli kâfirleri hezimete uğratmışlardır. Tabii bunlar hep güzel misaller!.. Afganistan'da; müstevli kâfirlerin maşası Babrak Karmal gibi bir komünisti, ulû'l-emr ilân eden Şeyh Bahaüddin Ağa gibi tiplerin varlığını da biliyoruz. Allahû Teâla (cc)'nın muhkem ayetlerini bir kenara itip, hevâ ve heveslerini esas alarak, kâfirlerin velâyetini kabul eden bu tiplerin sayısı hızla çoğalmıştır. İdeolojik eğitimlerin sonucunda, ibadet ile âdeti birbirine karıştıran, geniş bir kitlenin varlığı da malûmdur. Müşrik düzenlere midelerinden bağlı olan ve rızk endişesiyle kıvranan kimselerden, İslâm'ın temel hedeflerine hizmet etmelerini beklemek gülünç olur. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Cihad kıyamet gününe kadar devam edecektir"(5) buyurduğu malûmdur. Mü'minler; başta kötülüğü emreden nefisleri olmak üzere, yeryüzünde fitneden eser kalmayıncaya kadar cihad etmekle memurdurlar. Şimdi cum'a namazının mahiyeti üzerinde duralım.



Kur'ân-ı Kerim'de: "Ey iman edenler!.. Cum'a günü namaz için çağrıldığınız vakit, hemen Allah'ı zikretmeye gidin alış-verişi bırakın. Bu bilirseniz sizin için çok hayırlıdır."s hükmü beyan buyurulmuştur. Bu âyet-i kerime mücmeldir. Şöyle ki: (a) Âyette cum'a namazı zikredilmemiş, mutlak olarak namaz zikredilmiştir. (b) Cum'a günü; şer'i bir gün olduğuna göre, fecir vaktinden güneşin kavuşma zamanına kadar olan süre söz konusudur. Hangi vakitte çağrılacağımız da zikredilmemiştir. (c) Ayetin başında yer alan "ey iman edenler" hükmü, Arapça gramer kaidelerine göre umumi bir beyandır. Halbuki cum'a namazının kadınlara ve kölelere farz olmadığı hususunda icma vardır. Nitekim İmam-ı Münzir: "Kadınlara cum'a namazı farz değildir"(70) hükmünde müctehid imamların ittifak ettiğini, hiçbir ihtilafın olmadığını zikretmektedir. Dolayısıyle her mücmel emirde olduğu gibi, bu âyeti kerimeyi de Resûl-i Ekrem (sav) tefsir etmiştir. Müctehid imamlar; Resûl-i Ekrem (sav)'den gelen emirleri esas olanlara, cum'a namazının vücûbunun ve edâsının şartlarını açıklamışlardır. Hz. Câbir (ra)'den rivayet edilen bir hadiste Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: "Allahû Teâla (cc)'ya ve âhiret gününe iman eden bir kimseye cum'a namazı farzdır. Ancak seferi halde bulunan kimseye, kadına, çocuğa, köleye ve hasta olana farz değildir. Kim bir takım eğlence veya ticarî işlerinden dolayı cum'a namazına gitmeyip, ondan kendini müstağni sayarsa, Allah (cc) da rahmetini ve mağfiretini ondan uzak tutar. Zira Allah (cc) kimseye muhtaç değildir. Resûl-i Ekrem (sav) her şeyden müstağnîdir, hep övülmeye lâyıktır." (8) Resûl-i Ekrem (sav)'in bu emirlerini esas alan hanefi fûkahası, bir kimseye cum'a namazının farz olması için, şu şartların bulunması gerektiğinde ittifak etmiştir: 1. Hür olmak 2. Erkek olmak, 3. Mûkim olmak, 4. Sıhhatli bulunmak. Bu dört şart Kâfi'de zikredilmiştir. 5. Yürümeye gücü yetmek. Bu şart Bahru'r Raik'te zikredilmiştir (9) Bir kimse: "Efendim, cum'a namazını emreden âyette `Ey iman edenler' diye başlanılmıştır. Dolayısıyle ben bu şartları kabul etmem" derse, kendisine "Cum'a namazının kaç rek'at olduğunu ve nasıl kılınacağını ayetle isbat et... Ayrıca ayette vakit tasrih olunmadığına göre hangi vakitte kılacaksın?" sualini sorarız!.. Bu bizim en tabii hakkımızdır. Maalesef son yıllarda, müctehid imamların hukukuna tecavüz hareketi büyük bir hız kazandı. Bunun değişik sebepleri vardır.



Cum'a namazının vücûbunun şartları, namaz kılanda aranır. Ancak edâ edilmesiyle ilgili şartlar (yani edâsının şartları) mükellefte değil, onun dışında aranan şartlardır. Nitekim İbn-i Abidin: "Cum'a namazının sahih olması için yedi şart vardır. Bu hususta Nehir'de şöyle denilmiştir. "Cum'anın vücup ve edâsı için birtakım şartlar vardır. Bunların bazısı namaz kılanda, bazısı başkasında aranır. Şartları (edâsının) bulunmazsa edâ sahih olmaz. Fakat vücûbunun şartları bulunmazsa edâ sahih olur"(10) diyerek bu inceliği işaret etmiştir. Şimdi cum'a namazının edâsı için geçerli şartlar üzerinde duralım:



Birinci Şart: Cum'a namazını kıldıracak kimse; mü'minlerin ulû'l-emri (sultanı, imamı, vs.) veya onun izin verdiği kimse olmalıdır. Hz. Câbir (ra)'den rivayet edilen hutbede Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Her kim benim hayatımda veya benden sonra, âdil veya câir bir imamı (ulû'l-emri) olduğu halde cum'a namazını, hafife alarak veya vücûbunu inkar ederek terk ederse, Allah (cc) onun dağınık işlerini toplamasın, iki yakasmı bir araya getirmesin"(11) buyurduğu malûmdur(12). Akaid kitaplarında, halife ile cuma namazı arasındaki münasebet izah edilmiştir. Bütün akaid kitapları hanefi fûkahası tarafından kaleme alınmadığına göre, bunun mezhebi bir tavır olarak nitelendirilmesi yanlıştır. Kaldı ki "Dört şey imâmın (ulû'l-emr'in) hakkıdır: Hadd cezalarını tatbik etmek, ganimetleri mücahidler arasında tatbik etmek, cum'a namazını kıldırmak ve zekâtı toplamak"(13) hadisinde de aynı muhteva mevcuttur. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafımdan yayınlanan Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi isimli eserde: "İmamı Azam Ebû Hanife (rha)'nin kavline göre devletin (Ulû'lmr'in) izni olmadıkça cum'a namazı sahih olmaz. İmam-ı Mâlik ve Şafi ve Ahmed'e göre, izinsiz kılmamak müstehap ise de kılmakta sıhhate mâni bir şey yoktur..." (14) denilerek, konunun bütün müctehidlerce gündeme getirildiğini kaydetmektedir.



Bahsin devamında da ûlû'lemr'in izni konusunun sünnete dayandığı izah edilmiştir. Şimdi âdil ve câir imam kavramlarını izah edelim: Âdil imam; hem kendi nefsinde, hem de insanlar arasında, İslâmî hükümleri tatbik eden, bey'at sonucu müslümanlar üzerinde tasarrufu ammeye hak kazanan kimsedir. Başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (Allah kendilerinden razı olsun) âdil imama misâldir. Cair imam ise; gerek kendi nefsinde İslâmî yaşamaması, gerekse bey'at sonucu olmadan (kuvvet kullanarak) iktidara gelmesiyle tanınır. Zulmû ile meşhur olan sultanların hepsi câir imam durumundadır. Âdil ve câir bir imam yoksa durum ne olur? Mezahib-i Erbaa'da bu sualin cevabı şöyle verilmiş: "Eğer ulü l-emrin izni olmazsa, cum'a münâkid olmaz. İnsanlara öğle namazı farz olur."(15) Tabi bu hüküm, hanefi fukahasına tahsis edilen bölümde yer almıştır. Şimdi Türkiye'de cum'a namazının edâsı için ulû'lemrin izni mevcut mudur? sualine cevap arıyalım. Birinci Büyük Millet Meclisinde cum'a namazının edâsı konusu; hilâfetin ilgası sırasında gündeme gelmiştir. Seyyid Bey; bu konu ile ilgili bir kitap kaleme almış ve Hz. Ali (ra)'nin hilâfetinden sonra, krallığın gündeme girdiğini iddia etmiştir. Dolayısıyla krallıklar döneminde, cum'a namazının kılındığını hilafetle cum'anın ilgisi olmadığını, kendi uslûbuna göre izah etmiştir. Bu tartışmalar; 16 Şubat 1933 tarihli; Mustafa' Kemal'in emri ile; izin talebinde bulunan bütün cemaatlere (köy veya şehir) cum'a için müsaade edileceğinin tamim edilmesi üzerine kesilmiştir. O tarihten sonra 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1972 ve 12 Eylül 1980 askerî müdahaleleri (ki hepsi de cum'a gününe rastlamış ve sokağa çıkma yasağı yüzünden cum'a namazı kılınamamıştır) sonucunda; Mustafa Kemal'in vermiş olduğu izin kaldırılmamıştır. Şu anda milyonlarca cum'a cemaati, Mustafa Kemal'in izni ve onu takip eden yönetimlerin tasvibiyle toplanmaktadır. (16)Bazı çevreler ısrarla Mustafa Kemal'in:



"Hilâfeti ilga ettiği ve şer'i kanunları kaldırıp, modem kanunları getirdiği için" İslâm'a inanmadığını (tabiî gizli olarak) savunmaktâdırlar. Ancak aynı çevreler;16 Şubat 1933 tarihinde Mûstafa Kemal Atatürk'ün emri ile verilen izinle cum'a namazını edâ etmektedirler. Firaset sahibi her insan kabul eder ki; bu çevrelerin iddiaları ile amelleri arasında korkunç bir tezat vardır. Eğer iddialarında samimi iseler, kendileri gibi düşünenler arasından "Cum'a imamı" seçerek, namazlarını edâ etmek zorundadırlar!.. Ancak tezatlarını iftira, dedikodu, yaygara ve imzasız (teksir edilmiş) ilmî (!) mütalaalarla gizleme yolunu seçmektedirler.



İkinci Şart: Cum'a namazının edâsı için; mısr (şehir) veya civarinda mûkim olmak!.. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Bir mükellefe ne cuma namazı, ne teşrik tekbiri, ne ramazan bayramı namazı, ne kurban bayramı namazı yoktur. Bunlar ancak toplayan şehirde (mûkim olanlara) vardır." (17) hadisini esas alan Hanefi fûkahası: "Cum'a namazı ancak şehirde (mısr) edâ edilir. Köylerde sahih olmaz" hükmünde müttefiktir. İmam-ı Merginanî: "Şehir öyle bir mevzidir ki, içinde haddleri ikâme eden ve hükümleri infaz eden bir emîri ve kadısı bulunur." (18) hükmünü zikreder. Bahsin devamında da; Kerhî'den ve Selcî'den gelen rivayetleri kaydeder. Feteva-ı Hindiyye'de "Zahirü'r rivayede şehir; kendisinde kadı ve müfti bulunup haddlerin ikâme edildiği ve binalarının da Mina binaları kadar olduğu yerdir. Feteva-ı Kadıhan'da da böyledir. Hülasa'da ise; "İtimad bu kavil üzeredir" denilmiştir. Tatarhaniye'de de böyledir. Haddleri ikame etmenin mânâsı, bunu yapmaya gücün yetmesi, yetki ve selâhiyetin bulunmasıdır. Giyasiye'de de böyledir"ı9 hükmü kayıtlıdır. Zayıf bir rivayet olarak, Selci'den gelen; nüfusla ilgili tarif (mukallid) bazıları tarafından "İslâmî hükümleri tatbikte gevşeklik zuhur etmiştir" gerekçesiyle tercih edilmiştir. Bazı fûkaha ise nüfus üzerinde durulmasını, haddlerin ikamesi için, belirli bir insan cemaatinin bir arada olmasına bağlamıştır. Usûl ûleması: "Zayıf kaville amel edilemiyeceği gibi, fetva da verilemez" hükmünde müttefiktir. Selâhiyetli bir ûlema heyeti tarafından hazırlanan Feteva-ı Hindiyye'deki hükümler, zayıf kavil sebebiyle terkedilmez. (Not: Bunu zikretmemizin sebebi; imzasız [iftira teksirinde] ilmî mütalaa(!) sahibinin vehimlerini ortadan kaldırmaktır.)



Üçüncü Şart: Cum'a namazının edâsı için, cemaat şarttır. Ferdî olarak edâ edilemez. Hz. Abdullah b. Amr (ra)'dan rivayet edilen hadisi şerif'te: "Cum'a namazı her müslüman üzerine, cemaat halinde kılınmak üzere vacip olan bir haktır." hükmü beyan buyurulmuştur. Bu hadisi şerif; Beyhaki, Ebû Davud ve Hâkim'de yer almıştır. İmam-ı Merginani: "Cum'anın şartlarından birisi de cemaattir. Zira, cum'a kelimesi, ictima'dan (toplanmaktan) türemiştir. Cemaatin en azı İmam-ı Âzam Ebû Hanife (rha) katında; imamette bulunan kimsenin dışında üç kişidir. İmameyn'e göre imamdan başka iki kişidir"(20) hükmünü zikreder. İmam-ı Şafii (rha), cum'a cemaatinin en az kırk kişi olması gerektiğini beyan etmiştir. Otuz dokuz kişi olsa cum'a sahih olmaz. Buradaki ihtilâf, cemaat kavramına dayanır. İmam-ı Şafü (rha) ilk cum'a namazının kırk kişiyle kılındığını esas almıştır. Hanefi fûkahası ise, sayının değil, cemaati önemli olduğu üzerinde durur. Fakat bütün müctehid imamlar (sayıda ihtilâf etmiş olsa da) cum'a namazının cemaatle edâ edileceği üzerinde ittifak etmişlerdir. Yani ferdî olarak kılınamaz. (Not: İmzasız iftira teksirinde; ilmî mütalaa (!) sahibi, Hanefilerin bu konuda da yanıldıkları iddiasındadır. Diyor ki: "Hem bunca şart ileri sürülür, hem üç kişiyle olur mu?" Halbuki fetih sonucu bir belde ele geçirildiği zaman; o beldedeki zimmîler (gayrımüslimler) kılıçtan geçirilmez. Orada İslâmî hükümler tatbik edilince darû' l-İslâm vasfı ortaya çıkar. Velev ki mü'minlerin imamının görevlendirdiği üç kişiden başka, bütün ahali gayrımüslim olsun!.. İşte o üç kişi; fethedilen bu yeni beldede cum'a namazını edâ eder. Demek ki, yanılan Hanefi fûkahası değil, iftira sahibidir.)



Dördüncü Şart: Cum'a namazının edâsının şartlarından birisi de, öğle vaktinde kılınmasıdır. Cum'a namazının olan âyet-i kerime'de, "Cum'a günü" tâbiri umumi bir beyandır. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Güneş meylettiği zaman insanlara cum'a namazını kıldırınız"(21) hadisi mücmel olan zamanın tefsiri hükmündedir.



Be,sinci Şart: Cum'a namazının edâsının şartlarından birisi de izn-i âm'dır. İzn-i âm; mü'minlerin emirinin (ulû'l-emrin) insanlar için umumi müsaade vermesidir.(22) Cum'a namazının edâ edildiği caminin kapısının herkese açık olması esastır. Feteva-ı Hindiyye'de: "Cemaat camiye toplanmış olsa ve caminin kapılarını üzerlerine kapatarak cum'a namazı kılmış olsalar, bu cum'a caiz olmaz"(23) hükmü kayıtlıdır.



Altıncı Şart: Cum'a namazının şartlarından birisi de mü'minlerin emirinin veya görevlendirdiği kimsenin hutbe okumasıdır. Bir kimse mü'minlerin emirinin izni olmadan hutbe okursa ve cum'a namazını kıldırsa "âsi ve bağy" hükmünde olur (24) Çünkü bu fiilde, ümmetin velâyetine tecavüz vardır. Cum'a namazı için ulû'l-emr'in vermiş olduğu izin, aynı zamanda hutbe okuması için de izin sayılır. İbn-i Abidin: "İzin ancak mescid yapılırken şarttır: Bu sözün neticesi şudur: Sultanın izni ancak ışin başında bır defa şarttır. O cum'ayı kıldırmak için bır şahsa izin verdi mi, o şahıs da başkasına, o da başkasına izin verebilir maksad sultan (ulu'l emr) bir camide cum'a kılınmasına izin verdi mi, artık orada her şahıs ve her hâtib cum'a kıldırmaya mezûndur., (Sultanın yahut sultan tarafından mezûn olan kimsenin iznine hacet yoktur) demek değildir Buna İbn-ı Çürubaş'ın Bahır'da nakledilen şu ibaresi de delâlet etmektedir: `Bunu öğrendikten sonra anlarsınız ki, zamanımızdâ yapılanlar, bir cami de cuma kıldırmak için sultanın izni aranır. Ve sultanın cami sahibine orada cum'a kıldırmak için izin vermesi, cami sahibinin de tayin edeceği hatibe izin vermesini sahih kılar. Artık bu hatib de icabında yerine başkasını geçirmeye mezûndur. Bunun hülâsası şudur Cum'a kıldırmak ancak vasıtalı veya vasıtasız olarak sultan (ulû'l-emr) tarafından me'zûn kimseye caizdir izin yoksa caiz değildir."25 Bu metinde geçen hatıb ıstılâhı unutulmaya terkedilmiştir. "Hatıb", ıştılâhı; "Cum'a imamı" mânâsındadır Hutbeden kinayedir meselenin kavranması için Şafi` fûkahasından `İmam Ebû'l Hasan el Maverdî'nin Ahkâmû's Sultaniye isimli eserindeki şu hükümleri zikredelim. "Cum'a namazına imam tayin edilen kimse, beş vakit namazı kıldıramaz. Beş vakit namaza imam tayın edilen kimsenin cum'a namazını kıldırıp kıldıramıyacağı hakkında görüş ayrılığı vardır. Yalnız cum'a namazını başlıbaşına bır ibadet kabul edenlere göre, beş vakit namaza imam tayin `edilen, cum'a namazına imam olamaz Cum'a namazını, o günün öğle namazına sayanlar, beş vakit namâz için tayin edilen imamın, cum'a imamlıği caizdir, derler "26 Hanefi fûkahasına göre: cum'a namazı başlı başına bır ibadettir, öğle namazının bedeli değildir. bu sebeple Osmanlı döneminde, "mescid imamları" ile "hatipler" (cum'a imamları) ayrı ayrı tayin edilmişlerdir. Günümüzdeki "Hâtibogulları" tâbiride, bu maziyi hatırlatır!.. Cumhuriyet döneminde ise, bu iki görev birleştirilerek "imam-hatip" denilmiştir: Şimdi "filân caminin imam-hatibi" denilir.



Cum'a namazının;edasının Şartları; meselenin ehemmiyeti sebebiyle, tarih boyunca titizlikle tartışılmıştır. Bir şehirde "tek bir yerde mi, yoksa müteaddid yerlerde mi kılınacağı" konusunda ihtilâf sebebiyle âhir-i zuhur (son öğle namazı) gündeme girmiştir(27). Bazı fûkaha;'bir şehirde `tek bîr camide kılınacağını esas almış' ve: "Müteaddid yerlerde cum'a namazını kılmanın caiz olduğunu sahabeden ve tabiatıdan hiç kimse söylememiştir" diyerek konunun ehemmiyetini ..işaret etmiştir: Hanefi fûkahası; istilâ altında dahi mü'minlerin kendi içlerinden bir emir seçerek cemaat haline gelmelerini, seçtikleri emîrin kadı ve cum'a imamı tayın suretiyle İslâm'ın hükümlerini yaşamalarını tavsiye etmiştir.27 Fakat hiçbir fakih; "müstevli kâfirlerin reislerine itaat ederek, küfür ahkâmına râzı olun ve rahatınıza bakın" dememiştir!.. Esasen böyle demesi de düşünülemez. Afganistan'ın istilâsından sonra, firaset sahibi mü'minlerin: "Babrak Karmal'ın ve onun gibî olanların izniyle cum'a namazı kılınmaz" demeleri, bazı çevreleri rahatsız etmiştir. Bu hiçbir zaman, o beldelerde ikamet eden müslümanların, cum'a namazını terketmelerini, teklif değildir. Aksine kendi içlerinden emir seçerek, müstevlilere karşı cihad etmelerinin gerektiğini hatırlatmaktır. "Azimet"'ve "ruhsat"`'hududlarını dikkate almayarak, aklî sebeplerle keyfî gerekçeler bulmak (dinde bid'at çıkarmak) büyük bir tehlikedir Müctehid seviyesinde ilme sahip olmayan bir mü'min; sırf ilmî kudreti olmadığı için, bir müctehide ittiba eder: Bu onun üzerine vaciptir. Mükellefi, ittiba ettiği müctehid hususunda (ilmî bir delile dayanmadan) şüpheye düşürmek, İslâm'a hizmet değildir Hele hele: "Efendim, ulû'l- emr'in izni meselesi sadece Hanefilerde var, diğerlerinde yok!.. Dolayısıyle cumhurun görüşü geçerlidir" gibi; usûl-i fıkıh açısından kabul edilemeyecek iddialar gülünçtür. Kaldı ki bu uslûp, ilmî kudrete haiz olmayan mukallid mü'minler tarafından benimsenirse, Kur'ân-ı Kerîm'in dışındaki bütün eserler (hadis mecmuaları da dahil) reddedilir. Bunun ortaya çıkaracağı vahim sonuçlar, biraz ilmi olan ihlâslı mü'minler tarafından kolayca tahmin edilebilir.



KAYNAKLAR



(1) Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, Diyarbakır: 1339 M. İslâmî Yay. c. I, sh. 529 ("Cum'a namazı" bahsinin girişi). Ayrıca Islâm Ansiklopedisi, İst. 1977, c. III, sh. 227 ("Cum'a" Mad.)

(2) Sahih-i Müslim Tercümesi ve Şerhi, İst.1977, c. IV, sh. 2347 (459), Cum'a bahsinin girişi.

(3) İbn-i Abidin, Reddü'l Mııhtar Ale'd Dürri'I Muhtar, İst:1983. c. III, sh. 325.

(4) Kurtuln,s Dergisi, Şubat 1977 Yıl: 3, sh. 24 (Maraş Yüksek Tahsil Gençliği tarafından, Maraş'ın kurtuluş gününde çıkanlan dergi).

(5) İmam-ı Merginani, el-Hidaye Şerhû Bidayetü'l Mübıedi, Kahire:1965, c. II, sh.135.

(6) Cumâ Sûresi: 9.

(7) İbn-i Münzir, Kitabû'l-Icma, Ankara,1983, sh. 29.

(8) İmam-ı Kasani, el-Bedaiîı's Senai, Beyrut: 1974, c.I, sh. 258-259.

(9) Şeyh Nizamüddin ve Heyet, el-Feteva-ı Hindiyye, Beyrut:1400, c. I, sh.144.

(10) İbn-i Abidin, a.g.e., c. III, sh. 283.

(11) Sünen-i Ibn-i Mace, İst: 1401, Çağrı Yay. c. I, sh. 343, Had. No:1801.

(12) Geniş bilgi için bkz. Sadrüddin Taftazani, Şerhû'l Akaid. İst: 1980 sh. 326-327. Ayrıca Muslihuddin Mustafa Kesteli, Şerhû Akaidi'I Kesteli, İst: 1973, Salâh Bilici Yay., sh. 181-182; Metn-i Akaid'il Ömer Nesefi, sh.12 (Kesteli'nin sonunda).

(13) Siracüddin Ebû Hafs Ömer el-Gaznevi, el-Gurreti'l Münife, Kahire:l950, sh. 68. Ayrıca İbn-i Hümam, Fethû'I Kadir, Beyrut:1316, c. IV, sh.129.

(14) Abdüllâtif Zebidî, Sahih-i Bnhari Muhtasarı, Teerid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Ank: ty. Diyanet Yay. c. III, sh. 47 vd.

(15) Abdurrahman el-Ceziri, Kitabü'I-Fıkh ale'I-Mezahibi'I-Erbaa, Beyrut: 1969, 3. bsm., c. I, sh. 388 (Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı, çev. Hasan Ege, Bahar Yayınlan, Ankara 1971 baskısında bu hüküm yer almamaktadır. Zuhül eseri atlanmış olsa gerek...)

(16) Bu iznin metni için bkı: A. Hamdi Akseki, İslâm Dini, Ank:1973 (27. bsk), sh.173.

(17) İmam-ı Serahsi, el-Mebsut, Beyrut: ty., c. II, sh.121. Aynca İmam-ı Merginani, el-Hidaye Şerhû Bidayetü'I Mühıedi, Kahire: 1965, c. I, sh. 82; İbn-i Hümam, Feıhû'I Kadir, Beyrut:1315, c. I, sh. 409.

(18) İmam-ı Merginani, a.g.e., c. I, sh. 83.

(19) Şeyh Nizamüddin ve Heyet, a.g.e., c. I, sh.145. (20) İmam-ı Merginani, a.g.e., c. I, sh. 83.

(2l) İbn-i Hümam, a.g.e., c. I, sh. 413. Ayrıca İmam-ı Merginani, a.g.e., c. I, sh. 83.

(22) Molla Hüsrev, Dürerîı'I Nükkam fi Şerhû Gureri'l Ahkâm, İst.1307, c. I, sh.138.

(23) Şeyh Nizamüddin ve Heyet, a.g.e., c. I, sh.148.

(24) Şeyhülislânı Ali b. Muhammed (Zenbilli Ali Efendi) el-Feteva, İst: 1324, sh.ll, Fetva no: 32. Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve Heyet, a.g.e., c. I, sh.145.

(25) İbn-i Abidin, a.g.e., c. III, sh. 290. "

(26) İmam Ebû'1-Hasen el-Maverdi, el-Ahkâmn's Sultaniye, İst:1976 Bedir Yay. sh.113 (Müt.: Ali Şafak).

(27) Geniş bilgi için bkz. İbıi-i Abidin, a.g.e., c. III, sh. 300.

(28) Geniş bilgi içirr bkz. İbn-i Nüceym, el-Bahrü'r-Raik Kahire: 1311 c. IV, sh. 298. İbn-i Hümam, a:g.e., c. VI, sh. 365 Şeyh Nizamüddin ve Heyet, a.g.e., c. I, sh.146, İbn-i Abidin, a.g.e., c. XII, .145.



CUMHURİYET



İnsanların ortak ihtiyaçlarını karşılanması ve insanlığa faydalı olan işlerin yapılması devletin "varlık sebebi" olarak kabul edilmiştir. Mesele bu açıdan ele alındığı zaman "insanlığa hizmet" hadisesi gündeme girer. Dolayısıyla devleti şu şekilde tarif etmek mümkündür: İnsanların ortak ihtiyaçlarından doğan, birbirleriyle olan ilişkilerini sosyal sözleşme esaslarına göre düzenleyen, bir ülke üzerindeki siyasî ve hukukî iktidarın müessese mahiyetindeki görünümüne devlet denilir. Tariften de anlaşılacağı üzere devlet, müşahhas ve mücerred bir çok unsurun bir araya gelmesi sonucu ortaya çıkar. Bir devletin, siyasî, iktisadî, ictimai çerçevesini ve iskeletini teşkil eden yazılı-yazısız bütün hukukî ilkelerine "anayasa" adı verilir. Genellikle insanların ortak ihtiyaç ve iradelerini (sosyal sözleşme esaslarını) kabul ettikleri anayasalarında görmek mümkündür. Dolayısıyla Allahû Teâla (cc)'ya iman eden ve O'na ibadeti esas alan insanların, kendi aralarındaki sosyal sözleşmeleri, İslâm dinine dayanır. Nitekim İbn-i Hümam: "Mü'minlerin kendi içlerinden bir imam (devlet başkanı, ulû'lemr) seçmelerinin sebebi, İslâm dininin emirlerini hakkı ile edâ etmektir." diyerek, müslümanların sosyal sözleşmelerinin mahiyetini ortaya koymaktadır. Tağuta kulluğu esas alan insanlar sosyal sözleşmelerini kuvvet dengelerine göre tesbite gayret ederler. Hakimiyetin mahiyeti ve hükümet şekilleri tarih boyunca tartışılmıştır. "Cumhuriyet" kavramı, bu tartışmaların odak noktalarından birisidir. Şimdi bu nokta üzerinde duralım.



Cumhuriyet Arapça bir kelimedir. el-Müncid isimli lûgatta şunlara yer verilmiştir: "Cemhere: Bir araya getirme, toplama. Cumhur: Kavmin cemaati, her şeyin büyüğü, kavmin büyükleri, eşrafı, ileri gelenleri. Cumhuriyet: İdarecileri belli bir dönem için seçilen ve idaresi tevarüse (babadan oğula, mirasa) dayanmayan, ümmetin cumhurunun seçimi ile belirlenen yönetim"1 Şemseddin Sâmi Kâmus isimli eserinde cumhuriyeti şu şekilde tarif etmektedir: "seçilen bir reisin altındaki heyet."2



İslâmî kaynaklarda, âlimlerin büyük çoğunluğunun bir fikir etrafında birleştiğini ifade etmek için "cumhurun kavli böyledir" denilir. Meselâ: "Sebep nedir?" sualine cevap verilirken:



"Fâkihlerin cumhuruna göre sebep; hükmün varlığı için, Şâri (Hüküm koyucu) tarafından bir emâre olarak belirtilen mazbut ve açık bir şeydir."3 tarifi yapılır. İslâm fıkhında icma, kat'i bir delil olduğu halde, cumhurun görüşü kat'i bir delil değildir: Ancak amel edilebilecek kuvvetli bir rivayettir.



Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Benim ümmetim dalâlet (sapıklık) üzerinde ittifak etmez." buyurduğu bilinmektedir. Bir diğer hadis-i şerifte, "Mü'minlerin güzel gördüğü şey, Allahû Teâla (cc) katında da güzeldir."5 hükmü beyan buyurulmuştur. Bunlar, ümmetin çoğunluğu (cumhur) tarafından kabul edilen delil ile amel edilebileceğini göstermektedir.



Cumhuriyeti bir hükümet şekli olarak ele almak mümkündür. Hz. Ebû Bekir (ra)'dan itibaren siyasi yönetim, mü'minlerin bey'ati ile vücûd bulmuştur. Hz. Ömer (ra)'nin tavsiye; istişare ve bey'at sonucu hilâfet makamına geçtiği bilinmektedir. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sav)'in, kuvvetle ve zorbalıkla insanların başına geçenleri lanetlediği sabittir 6 Bunları dikkate alan bazı müellifler; İslâm dininin "saltanatı ve babadan oğula geçen siyasi iktidar fikrini" esas almadığını izah edebilmek için, hükümet şeklini "cumhuriyet" olarak nitelendirmişlerdir. Hatta "en iyi cumhuriyet şekli İslâm'dadır" sloganını kullanan müelliflere rastlamak mümkündür. bu iddia sahiplerine göre, insanların seçme ve seçilme haklarını kabul eden her devlet (ideolojisi ne olursa olsun) "cumhuriyet" vasfını kazanır. Başta Ebu'l-Alâ Mevdûdî olmak üzere, Bediüzzaman Said-i Nursî İhvanı Müslimîn'in önde gelen âlimleri (Abdulkadir Udeh; M. Ebu Nasr, Ömer Tilmisanî vs.) bu kanaattedirler. Aynca tağutî şahlık rejimine karşı kıyam ederek, siyasî iktidarı ele geçiren şia-imamiye mezhebine mensup âyetullahlar "İran İslâm Cumhuriyetini" kurarak, aynı kanaati paylaşmışlardır.



Cumhuriyeti bir hükümet şekli olarak değil, bir hâkimiyet tezi ve ideoloji şeklinde ele almak da mümkün müdür? "Ana Britannica" isimli ansiklopedide cumhuriyet ile ilgili olarak şunlar zikredilmektedir: "Cumhuriyet, halkın doğrudan, ya da seçtiği temsilciler aracılığı ile egemenliği elinde tuttuğu yönetim biçimi. Cumhuriyet sözcüğü Arapça'da toplu durumda bulunan kavim ya da ulus anlamına gelen `cumhur'a dayanır. `Cumhuri' cumhura, yani ulusa ilişkin demektir. Latincedeki `Respublica' (Res: şey, olay, olgu ve publica: halk, kamu) sözcüğü de, devletin kamu malı olmasını, en yüksek emir verme yetkisinin kamuya ait olmasını ifade eder. Dolayısıyla `cumhuri devlet' ya da yalnızca cumhuriyet egemenliğin halka ait olduğu hükümet biçimi demektir.'s Dikkat edilirse; batıdaki respublica (cumhuriyet) kavramı, egemenliğin (hâkimiyetin) kayıtsız ve şartsız insana (halka) ait olmasını gündeme getirmektedir. Mesele bu açıdan ele alındığı zaman, islâm dini ile cumhuriyet ideolojisinin, taban tabana zıt olduğu kavranır. Zira Kur'an-ı Kerim'de, Resûl-i Ekrem (sav)'e hitaben: "İnsanlar arasında Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmet!.. Sakın onların (insanların) hevâ ve heveslerine uyma!" hükmü beyan buyurulmuştur. Dolayısıyla hiç kimsenin; Allahû Teâla (cc)'nın hükümlerine mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere hüküm icad etmesi caiz olmadığı gibi, küfür ahkâmına tâbi olması da caiz değildir.. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sav)'in: Nefsim yed-i kudretinde olan Allahû Teâla (cc)'ya yemin olsun ki, arzusunu İslâm'a tâbi kılmayan kimse iman etmiş olmaz.1o buyurduğu sabittir. Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız Allahû Teâla (cc)'ya aittir. Molla Hüsrev: Siyerû'l-Ecnas'ta kaydedildiğine göre bir kimse başkasına küfür (ahkâmı) ile emretmek için azmeylese, sırf bu azmi sebebiyle kâfir olur. ayet bu kimse kelime-i küfrü konuşsa ve bir cemaat de o konuşanın sözünü kabul eylese, o cemaatin hepsi kâfir olur"t ı diyerek, hâkimiyet noktasındaki inceliğe işaret etmiştir.



Batı toplumlarındaki cumhuriyet (respuhlica) anlayışı, egemenliğin (hâkimiyetin) kayıtsız ve şartsız topluma ait olmasını gündeme getirir. Dolayısıyla ideolojik bir mahiyet arzeder.



İnsanların seçme ve seçilme haklarını tanıyan her devlet (ideolojisi ne olursa olsun) cumhuriyet vasfını kazanabilir mi? Kelime mânâsı olarak buna "evet" demek mümkündür. Ancak Resûl-i Ekrem (sav)'den itibaren (Hulâfa-i Raşidîn dönemi dahil) "İslâm Cumhuriyeti" kavramı hiç kullanılmamıştır. Halbuki "cumhur" kelimesi Arapça'dır. Bati da gelişen "respublica" hareketinden sonra, bu kavram gündeme girmiştir. Bu incelik gözden kaçırılmamalıdır. Müslümanlar, halkın hâkimiyetini esas alan rejimleri değil, insanların rızâsına ve şeriata dayanan hilâfet sistemini savunurlar.



KAYNAKLAR



(1) el-Bustani, Müncid, Beyrut:1974, sh.102.

(2) Şemseddin Sâmi, Kâmus-u Türki, c. I, sh. 482.

(3) Muhammed Ebû Zehra, İslâm Hukuku Metodolojisi, Ankara 1979, sh. 53.

(4) Sünen-i İbn-i Mace, İst. I401, Çağrı Yay. c. II, sh. 1301, Had. no: 3950.

(5) İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, İst:1401, c. I, sh. 379.

(6) Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfû'l-Beşer, Kahire 1352, sh. 26.

(7) Ebu'l-Alâ Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber, Ank. 1983, Pınar Yay., c. I, sh. 203. Aynca Hilafet ve Saltanat, Ank.1972, Hilâl Yay., (Mevdûdî'nin tesbiti şudur: "Hz. Peygamber'den sonra, yeni doğan İslâm devletinin başına geçen Hulâfa-i Raşidîn demokratik bir rejimin temelini attılar. Hz. Muhammed (sav)'in mübarek sohbetinden kaptıkları bağımsızlık ve hürriyet fikrini her tarafa yaydılar. Halifeler bir yandan devletin temelini cumhuriyet, demokrasi, istişare, insan hak ve hüıriyetleri ilkeleri üzerine atarken, bir yandan da kendilerini diğer insanlarla eşit saydılar.") Bediüzzaman Saicl-i Nürsî (rha) hükümet biçimi olarak cumhuriyeti savunmuştur. Gertiş bilgi içirı bkz: Safa Mürsel, Bediüzzaman Said-i Nursî ve Devlet Felsefesi, İst. 1976, Yeni Asya Yay., sh. 263 vd..

(8) Ana Britannica, İst.1987, c. Vİ, sh. 251 ("Cumhuriyet" maddesi).

(9) Maide sûresi: 49

(10) İbn-i Kesir, Tefsirû'l-Kur'ân'il-Aziym, Beyrut 1969,' c. III, sh. 490.

(11) Molla Hüsrev, Dürerû'l-Hükkâm fi Şerhi'I-Gûreri'l Ahkâm, İst.1307, c. I, sh. 324.
DALALET



İnsanlar mizâç itibariyle birbirlerinden farklı oldukları gibi, kavrama ve öğrenme kabiliyetleri yönünden de oldukça farklıdırlar: Bir insanın aklı ile tesbit ettiği ve "tek kurtuluş yolu" olarak sunduğu teorileri, diğer bir insan; tamamen "saçma" olarak nitelendirebilir. Hatta insanın aklî muhakemesini işletmeyip, hakikati bulmada, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırmada gaflete düşmesi de mümkündür. Bütün bu ihtimaller olmasaydı, aklı ile hareket eden ve "hakikati bulduğunu" ileri süren herkese inanmamız gerekirdi. Halbuki görünen odur ki, herkes kendi aklını beğenmekte, tesbit ettiğini ileri sürdüğü doğruların dışında kalan herşeyi reddetmektedir. Dolayısıyla sırat-ı mustakîmin (Doğru yolun ve hakikatin) ölçüsü insan aklı olamaz. İşte bu noktada karşımıza hidayet ve dalâlet kavramları çıkmaktadır. Allahû Teâla (cc); Hz. Âdem (as)'a ve Hz. Havva'yı yeryüzüne indirdiği zaman şöyle buyurmuştu: "Hepiniz oradan inin. Sonra size benden bir hüda gelir de; kim benim hüdâma tâbi olursa, artık onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun (üzüntülü) olacak değildirler."(1)



Yeryüzünde insan için iki yol vardır. Birincisi: Allahû Teâla (cc)'ya iman etmek ve hayatını İslâm'a göre düzenlemek (hidayete tâbi olmak). İkincisi: Hevâ ve heveslere tâbi olup, dalâlet üzere yaşamak!.. Bu iki yolun dışında üçüncü bir yoldan söz etmek mümkün değildir.



Arapça'da dalâl kelimesi; yolunu kaybetmek, doğru yoldan çıkmak ve insanı talep ettiği noktadan mahrum bırakmak gibi manâlara gelir. Dalâlete düşene dâl, dalâlete düşürene müdıl, dalâlete düşürmeye, azdırmaya da idlâl denilir.2 Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de, yaratılışı inkâr edenlerin iddiası izah edilirken "dalâlnâ" kelimesi (kaybolmak mânâsında) kullanılmıştır: "Dediler ki; `Biz yerde çürüyüp kaybolduğumuz (dalâlnâ) vakit mi, gerçekten yeni bir yaratılışla mı yaratılacağız? Evet onlar Rabblerine kavuşmayı inkâr edicidirler."3 Yine başka bir ayet-i kerimede, yoldan çıkarmak, azdırmak mânâsında (adletüm) kullanılmıştır: "Rabbin) Onları da, Allah'tan gayri taptıklarını da (mahşerde) bir araya toplayıp: `Siz mi şu kullarımı saptırdınız (adleltüm), yoksa kendileri mi yollarını sapıttılar'diyeceği gün (görürsün ki) onlar (şöyle) demişlerdir: `Seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da başka veliler edinmek bize yakışmaz. Fakat sen gerek onlara, gerek atalarına geçimlik verdin de, zikri (şeriata tâbi olmayı) unuttular ve helâk (e mahkûm) bir kavm (topluluk) oldular."4



Dalâlete düşmenin bir çok sebebi vardır. Dünyevî ihtirasa kapılmak ve ahireti unutmak, her türlü felâketin başlangıcıdır. Tagutî güçlere itaat etmek ve onların ideolojilerine tâbi olmak, dalâleti satın almaktır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de: "O gün yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: `Eyvah bize!.. Keşke Allah'a itaat etseydik; peygambere itaat etseydik' diyeceklerdir. (Onlara tâbi olanlar da o gün) `Ey Rabbimiz! Hakikat biz reislerimize (liderlerimize) ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar (fe'edallûne's-sebiyla)' diyeceklerdir. Ey Rabbimiz!.. Onlara (liderlerimize ve büyüklerimize) azâptan iki.katını ver. Onları büyük bir lâ'netle rahmetinden kov!.."5 buyurulmuş ve tuğyan eden güçlere itaatin getireceği manzara çizilmiştir.



Kelime-i Şehadeti ikrar ve tasdik eden her mü'min; Allahû Teâla (cc)'nın sınırlarını çizdiği şeriata tâbi olmak durumundadır. Zira sırat-ı mustakîm (dosdoğru yol) budur. Malûm olduğu üzere; namaz ibadetini edâ edereken mutlaka Fatiha sûresini okuruz. Bu sûreyi okurken: "Yalnız sana ibadet (kulluk) ederiz. Yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine ni'met verdiklerinin yoluna kavuştur. Gazaba uğrayanlarınkine, dalâlette olanlarınkine değil!.." diye yalvarır ve "âmin" deriz. Şimdi Muhammed Ali Sabunî'nin Ahkâm Tefsiri isimli eserinden ve led-dâlliyn ibaresinin mânâsını öğrenelim: "Dâllin den (sapıklardan) kasıt hristiyanlardır. Nitekim Cenabı Hak: "De ki: `Ey Kitap ehli!.. Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan evvel hakikaten hem kendileri sapmış hem bir çoğunu saptırmış ve (hâlâ da) doğru yoldan ayrılıp sapagelmiş bir kavmin hevâ ve (heve)sine uymayın."6 emri ile bize bunu bildirmektedir. İmam Fahruddin-i Razi, konuyla ilgili görüşünü şöyle ifade eder: Müfessirlerin bazısı gazaba uğrayanlardan maksadın; görünür amellerinde hata yapan her şahıs, sapıklardan muradın da, itikadında hata yapan herkes olduğu görüşünü tercih etmektedirler. Çünkü, gazâba uğrayanları yahudilere, sapıkları da hrıstiyanlara tahsis etmek esasa aykırıdır. Çünkü Allahû Teâla (cc)'yı inkâr etme, O'na bazı şahıs ve güçleri ortak etmek din olarak hrıstiyanlıktan ve yahudilikten daha çirkin, dolayısıyla onlardan konınmak daha evlâdır. Alûsî, Fahruddin-i Razi'nin bu görüşünü reddederek şöyle diyor: "Gazaba uğrayanlar" ile "sapıklar" sözlerinden açık olarak yahudi ve hırıstiyanların kasdedildiği, sahih hadisle rivayet edilmiştir. Bu rivayet varken, buna aykırı bir görüşe dönülemez. İmam-ı Kurtubi ise şöyle demektedir: Müfessirlerin bir çoğuna göre "gazaba uğrayanlar" ile yahudilere, "sapıklar" ile de hristiyanlara işaret edildiği, Hatem oğlu Adiyy'in müslüman oluşu sırasındaki hadiste tefsir edilmiştir. Ebu Hayyan'ın bu hadisle ilgili görüşü şöyledir: Eğer hadis-i şerif'in Resûl-i Ekrem (sav)'den nakli sahih ise, ona dönmek (onunla amel etmek) farz olur. Bana göre; Fahruddin-i Razi'nin görüşü, hadisi reddetmek anlamını taşımaz. Aksine onun hükmünü genelleştirerek, yahudilik, hıristiyanlık ve diğer tüm İslâm dışı inançları içine alan bir ifade ile bütün kâfir ve münafıkları âyetin şûmulüne almıştır



Şurası muhakkaktır ki, hidayetten ayrılan bir kimse, mutlaka dalâlete düşmüştür. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Artık hakdan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır?" (Femâzâ ba'delhakkı ille'd-dalâl)s buyurulmuştur. Mesele bu açıdan ele alındığı zaman dalâlete düşmenin, neleri beraberinde getireceği kolayca anlaşılır.



İnsanın sadece aklî melekelerini kullanarak dalâletten kurtulması mümkün değildir. Vahye tâbi olmayan kimse hidâyet nimetine kavuşamaz. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de, Resûl-i Ekrem (sav)'e hitaben: "İşte biz sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Halbuki (vahiyden evvel) kitap nedir, iman nedir? sen bilmezdin. Fakat onu biz bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan kime dilersek, ona hidayet veririz. şüphesiz ki sen, doğru bir yolun rehberliğini yapıyorsun'(9) buyurulmuştur. Resûl-i Ekrem (sav) vahiy gelmeden önce, kitabın ve imanın mahiyetini bilmeyişi, mücerred aklın (bu noktada) sınırını çizmektedir. Bu sebeple akıl, vahyi kavramak için bir vasıtadır. Bu incelik unutulmamalıdır. Aklı putlaştıranlar, dalâlete düşerler.



KAYNAKLAR



(1) Bakara sûresi: 38.

(2) Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi Garibi'il Kur'ân, İst. 1986, Kahraman Yay., sh. 440. Aynca, Ömer Nasûhi Bilmen, Kur'ân-ı Kerîm'iıı Türkçe Meali Atisi ve TeJsiri, İst. 1963, c. II, sh. 11; Seyyid Şerif Clircani, et-Tarifat, İst. ty. Kaynak Yay., sh.137.

(3) Secde sûresi:10.

(4) Fûrkan sûresi:17-18.

(5) Ahzab sûresi: 66-68.

(6) Maide sûresi: 77

(7) Muhammed Ali Sabûni, Ahkâm Tefsiri, İst. 1984, c. I, sh. 22-23.

(8) Yunus sûresi: 32.

(9) Şûra sûresi: 52
DÂR ANLAYIŞI



İçinde yaşadığımız toplumda vatan ve vatandaşlık tâbirlerini herkes bilir. Namaz kılan kimseler vatan-ı aslî, vatan-ı ikâmet ve vatan-ı sefer gibi kavramlara yabancı değildirler. Son yüzyılda vatan kavramı, fıkhî mahiyetinin dışında, yepyeni bir mânâ kazanmıştır. Bu yeni mahiyet, dâr mefhûmuna büyük bir darbe indirmiştir. Dâr, lûgatlarda; "Yerleşme mekânı, belde ve bir kavmin konakladığı, ikamet ettiği yer"I anlamında kullanılır. Nitekim Medine için Dâru's-Sünne terkibi meşhurdur.2 Bütün mûteber kaynaklarda; dâru'l-İslâm, dâru'ş-şirk, dâru'l-küfr, dâru'l-mütegallibe ve dâru'l-harp gibi terkiplere rastlamak mümkündür. Dikkat edilirse terkiplerde hep keyfiyet ön plândadır. Zira mü'min için, yeryüzünün doğusu da, batısı da Allahû Teâla (cc)'ya aittir. Bütün âlemlerin yaratıcısı ve onlar arasındaki nizamın sağlayıcısı kimdir? sualine her mü'min aynı cevabı verir: Elbette Allahû Teâla (cc)'dır.



Kur'ân-ı Kerîm'de: "Bir mü'minin diğer bir mü'mini yanlışlık eseri olmayarak (kasten) öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse mü'min bir köle azad etmesi ve (ölenin) ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi lâzımdır. Meğer ki onlar (o diyeti) sadaka olarak bağışlamış olsunlar. Eğer (öldürülen) mü'min olmakla beraber, size düşman olan bir kavimden ise, o zaman öldürenin mü'min bir köleyi azad etmesi lâzımdır. Şayed kendileriyle aranızda anlaşma (muahede, musalaha) olan bir kavimden ise, o vakit mirasçılarına bir diyet vermek ve bir mü'min köle azad etmek gerekir. Kim (bunları) bulamazsa, Allahû Teâla (cc) tarafından tevbesinin (kabulü) için, birbiri ardınca iki ay oruç tutması icab eder. Allah her şeyi bilendir, gerçek hüküm ve hikmet sahibidir"3 hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Şafıi (rh.a) bu ayeti zikrettikten sonra şunları ifade eder: "Görüldüğü gibi Allahû Teâla (cc), hataen öldürülen bir mü'min için diyet ve bir kölenin azadını emretmiştir. Aramızda muahede bulunan (dârul-musâlaha) kanı, yurdu ve ahdi korunması gerekenlerin durumlarmı da beyan buyurmuştur. Kanı ve dâr ı masum olmayan, (dâru'l-harpte) yaşayan mümin için ise, diyet yoktur, keffaret vardır. Zira mü'minin kanı iman etmesi sebebiyle korunmuştur."



Resûl-i Ekrem (sav)'ın sünnetinde de dâru'l-İslâm ve dâru'l-harp mefhumlarına rastlıyoruz. "Dârul -İslâm; içinde yaşayanı her türlü tecavüzden korur, dâru'l-harp ise içinde bulunanı mübah kılar"(5) hadisi, insanların zaruri emniyetlerini beyan eder. Dâru'l İslâm; her türlü tecavüzü yasakladığı için, orada bulunan insanların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetleri mevcuttur. Dâru'l-harp'te ise, bu emniyetlerden söz etmek mümkün değildir. Resûl-i Ekrem (sav)'in dâru'l-harp'te haddler tatbik edilmez6 hadisi, bunun bâriz bir örneğidir. Yine Hz. Mekhûl (rh.a) gibi bir fakihten rivayet edilen: "Dâru'l-harp'te mü'minle harbî arasında faiz yoktur"(7) hadisi, mal emniyeti ve muamele açısından farklılaşmaya işaret etmektedir. Kur'an ve sünnetteki dâru'l-İslâm ve dârul-harp mefhûmlarının mahiyeti, fûkaha tarafından izah edilmiştir. Bilhassa "Siyer" ve "Cihad" bahislerinde mefhumların mahiyeti üzerinde hassasiyetle durulmuştur. İmam-ı Serahsi; "Dâr mefhumu, idare ve hakimiyete göre mahiyet kazanır. Müslümanların hakimiyeti altında olan ve İslâm ahkâmının tatbik edildiği beldeler dâru'1-İslâm; mü'minlerin imamının sultası (hâkimiyeti) altında ve İslâm ahkâmının yürürlükte olduğu beldedir. Dâru'1-harp ise; kâfirlerin reisinin emir ve idaresi altında olan, küfür ahkâmının yürürlükte olduğu ülkedir."(9) Hanefi fûkahası; bu tariflerde kesinlikle ittifak etmiştir. Tek bir ihtilâf dahi gösterilemez. Fakat "dâru'l-İslâm olan bir ülke, hangi şartlarla dâru'l-harbe dönüşür?" sualine cevap ararken; İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh.a) ile İmameyn (İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Yusuf) arasında farklı ictihadların bulunduğu bilinmektedir. Şimdi kısaca bunu izah edelim. Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerle hükmedilen bir İslâm beldesi (dârû'1-İslâm) için üç tehlikeden söz edilebilir: Birincisi: Kâfirler işgal ve istilâ edebilirler. İkincisi: Bir şehir veya bölge halkı topluca irtidat ederek, dârû'l-İslâm ın içerisindeki bir beldeyi ele geçirebilir. Üçüncüsü: Mü'minlerin emîrine (ulû'lemr'e) zimmet akdi ile bağlı olan gayrımüslimler, bu anlaşmayı bozarak bulundukları beldeyi ele geçirebilir(10). Bu üç halde de bütün mü'minlerin üzerine cihad farz-ı ayn olur. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh.a)'ye göre; dârû'1-harbe dönüşebilmesi için şu üç şartın tahakkuku gerekir: Birincisi: İçerisinde şirk ahkâmı icrâ edilmelidir. İstilâ altındaki müslümanlar; kendi aralarında şeriat ahkâmından hiçbiri ile hükmedemez duruma gelmelidir. İkincisi: İçerisinde evvelki eman ile nefsi üzere (yani mü'minlerin bey'at, zımmilerin anlaşma sebebiyle) emin bir müslüman veya zımmî kalmamış olmalıdır(11). İmameyn'in kavline göre, küfür ahkâmının icrası ile birlikte; dârû'l-İslâm olan bir belde, dârû'1-harp haline gelir. Kıyas budur.l2 Ömer Nasûhi Bilmen, İmameyn'in kavlini zikrettikten sonra: "Binaenaleyh hükümdarı (yöneticisi) harbî olan herhangi bir ülke, bir darû'l-harb bulunmuş olur. Velev ki dârû'1-İslâm'a muttasıl olsun. Müftabih (kendisiyle fetva verilen) olanda budur"13 diyerek, ûlemanın tercihine işaret eder. İmam-ı Malik ve İmam-ı Ahmed b. Hanbel (Allah kendilerinden razı olsun) "Dârû'l-İslâm olan bir belde de, küfür ahkâmının açıktan tatbik edilmesiyle birlikte dârû'l-harb olur" hükmünde müttefiktir!.. İmam-ı Şafii (rh.a)'nin müftâbih kavline göre; dârû'1-İslâm olan bir belde, istilâ ile birlikte dârû'l- harbe dönüşmez. Zira müstevlilerle (ister kâfir, ister mürted olsun) son müslüman şehid düşünceye kadar cihad etmek farz-ı ayn'dır. Cihad devam ettiğine göre, eski hüküm bâki kalır. Çünkü sünnetle sabittir ki "İslâm üstündür, ona üstünlük olamaz!.."



İmam-ı Kasani, İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin koyduğu şartları izah ederken şunları zikreder: "Dâr ın İslâma veya küfre izafesinden maksad, bizzat İslâm'ın, küfrün kendisi değildir. Maksad; emniyet ve korkudur. Eğer bir beldede emniyet mutlak surette müslümanlara, korku da aynı şekilde kâfirlere ait ise orası dârû'l-İslâm'dır. Ancak emniyet (hakimiyetleri sebebiyle) mutlak surette küffâra, korku da müslümanlara ait ise o yer dârû'1-küfürdür, Ahkâmı tatbik etme; emniyet ve korkuya dayanan bir hâdisedir. Bu sebeble emniyet ve korkunun itibara alınması evlâdır."14



Şimdi dârû'l-harb olan bir belde, hangi şartlarla dârû'1 İslâm'a dönüşür? sualine cevap arayalım. Hanefi fûkahası: "Dârû'l-harb tek bir şartla dârû'l-İslâm olur. Bu şart da o beldede, İslâm ahkâmının uygulanmasıdır"IS hükmünde müttefiktir, bu noktada hiçbir ihtilâf yoktur. Molla Hüsrev: "İçinde İslâm ahkâmının tatbik edildiği dâru'1-harp (olan belde) dâru'l-İslâm'a dönüşür. Cum'a ve bayram namazlarının kılınması gibi!.. Her ne kadar o beldenin (dârû'1-harbin) mûkim olan kâfirleri orada kalsalar da, o belde dâru'1-İslâm'a bitişik olmasa da, durum aynıdır"I6 hükmü zikreder. Bilindiği gibi Hanefi fûkahasına göre', "`Cum'a ve bayram namazlarının edâsı, İslâm ahkâmının tatbik edildiği şehirlerde, mü'minlerin ûlû'lemirlerinin izniyle edâ edilir. Bu hususta sünnet varid olmuştur" İslâm ahkâmı uygulanınca, o belde de, idare ve hakimiyetin mü'minlere geçtiği sabit olur!.. Bir beldede mü'minler, kendi seçtikleri cum'a imamının değil de, o beldedeki siyasî yönetimin tayin ettiği imamın arkasında cum'a namazı kılıyorlarsa, o siyasî yönetime karşı cihaddan söz edemezler. Zira her ibadet, edâsının şartlarına riayet edilerek kılınır. Cum'a ve bayram namazlarının edâsının şartları, mükellefin dışında aranan şartlardır. O şartların bulunması; idâre ve hakimiyete sahip olduklarının kat'i delilidir. Amelde Hanefi mezhebini taklid eden mü'minler bu hususta dikkatli olmalıdırlar! ..



Türkiye'nin fıkhî duıumuna gelince!.. Osmanlı Devleti nin (saltanatının) yıkılışı ve cumhuriyet'in kuruluşu yıllarında, bu konu tartışılmıştır. Son Osmanlı Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi Kitabû'l-İlm ve'l-Akl ve'l-Mâkûl isimli eserinin girişinde: "Kanun bakımından dünya ikiye ayrılır: Dâru'l-İslâm ve dârû'l-harb!.. Dârû'l-İslâm da İslâm fıkhı hayata hâkimdir, bütün işler Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlere göre tanzim edilir. Orada mü'minler emniyet içerisindedirler ve hâkim durumdadırlar. Dârû'l-harp'te ise İslâm ahkâmı açıktan red olunur ve müslümanlar güvenliklerini yitirirler. Türkiye'de kurulan demokratik-laik cumhuriyet; medenî kanunu kabul etmek suretiyle, İslâm fıkhını yürürlükten kaldırmış ve diğer hususlarda da, Avrupâ dan getirilen kanunlarla hükmetmeye başlamıştır. Bu sebeple ikinci kısma (dârû'1-harbe) dahil olmuştur" diyerek bunun fetva olduğunu ilân etmiştir. Prof. Dr. Erol Güngör; Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi'nin, Türkiye Cumhuriyeti kurucularını beğenmediği için, "Türkiye dârû'1-harptir" dediği kanaatindedir.I Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken, Türkiye'de Çağdaş Düşüncenin Tarihi isimli eserinde Mustafa Sabri Efendiyi, "sert kaideci bir tutumla" suçlamaktadır.15 Üniversite çevrelerinin bu tutumu, son yıllarda, demokrasi ve cumhuriyeti savunan dindar çevrelere de yansımıştır. Zaman zaman: "Efendim, Türkiye dârû'l-harptir diyorlar. Bunlar bozguncu taifedir. Cahillikleri yüzünden İslâm a zarar veriyorlar" gibi ilmî olmaktan ziyade hissî çıkışlara rastlanmaktadır. Bilhassa teksir ve küçük broşürler yoluyla yapılan (genellikle de imzasız olan) bu tür açıklamaların ilmî bir değeri yok. Fakat kitap ve sünnette yer alan "dâr" mefhumunun gündeme girmesinde önemi rol oynadıkları inkâr olunamaz.



KAYNAKLAR



(1) İbn-i Manzur, Lisaııû,l Aı-ab, Beyrut: 1955 c. IV, sh. 298.

(2) Dr. ,Subhi es-Salih, Hudis Ilinıleı-i ve Hadis Istılâhları, Ank.1971, sh. 6 (Müt: M. Yaşar Kandemir)

(3) Nisâ sıîresi: 98.

(4) İmam-ı Şafü, er-Risale, Kahire: 1972 (2. bsm) sh: 301-302 Madde: 837.

(5) İmam Ebu'I-Hasan el-Maverdi, el-Alıkâmu's Sultaniye, Kahire:1966, sh. 60.

(6) İmam-ı Serahsi, el-Mebsut, Beyrut: ty, c. IX, sh. 100. Ayrıca İmam-ı Merginani, el-Hidaye Şerhu Bidayetü'( Mühtedi, Kahire:1965 c. II, sh.103; Molla Hüsrev, Dürerû'l Hükkâm fı Şerhû Gureri'I Ahkâm, İst:1307 c. II, sh. 66; İbn-i Hümam, Fethû'I Kadir, Beyrut:1316, c. V sh. 300.

(7) İmam-ı Serahsi, a.g.e., c. XIV, sh. 56;

(8) İmam-ı Merginani, a.ge., c. III, sh. 66; Molla Hüsrev, a.g.e, c. II, sh.l89; İbn-i Hümam, a.g.e., c. V sh. 300.

(9) Kuhistâni, Câmiû'r-Rumuz, İst:1300, c. II, sh. 311.

(10) el-Feteva-ı Nindiyye, 1400, c. II, sh. 232; İmam-ı Kasani, el-Bedaiû's Senai, Beyrut: 1974, c. VII, sh.131; İbn-i Abidin, Reddü'I Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar, İst:1983, c. VIII, sh. 452.

(11) İmam-ı Serahsî, a.g.e., c. VII, sh.114; İmam-ı Kasani, a.g.e., c. VII, sh. 130; Şeyh Nizamüddin ve Heyet, a.g.e., c. II, sh. 232; İbn-i Abidin, a.g.e., c. VIII, sh. 448.

(12) Şeyh Nizamüddin, a.g.e., c. II, sh. 232. (Türkçe nüsha: c. IV, sh. 249). İmam-ı Kasani, a.g.e., c. VIII sh. 452.

(13) Ömer Nasûhi Bilmen, Hukuk-u /slâmiyye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kanıusu, İst:1976, c. III, sh. 370, Madde: 281.

(14) İmam-ı Kasani, a.g.e., c. VII, sh.131.

(15) Şeyh Nizamüddin ve Heyet, a.g.e., c. II, sh. 232; Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., c. III, sh. 369 Madde: 278; İmam-ı Kasani, a.g.e., c. VII, sh. 130; İbn-i Abidin, a.S.e., c. VIII, sh. 448.

(16) Molla Hüsrev, Dürerûl Hükkâm fi Şerhû Gureri'l Ahkâm, İst.1307, c. I, sh. 295.

(17) Prof.Dr. Erol Güngör, /İslamın bugürıkü Meseleleri İst:1981, sh. 235.

(18) Ord.Prof. Hilmi Ziya Ülken, Türkiye'de Çağda,c Düşünce Tarihi, İst:1979, sh. 198.
DECCAL



Önce kelime üzerinde duralım. Deccal lafzı, decl'in mübalağa sıgasıdır ki, çok hile yapan, çok yalan söyleyen mânâsına gelir.ı Resûl-i Ekrem (sav) sahabe-i kirama deccal konusunda o kadar çok bilgi vermiştir ki, bir çoğu "deccal fitnesinden" korkuya kapılmıştır.



İslâm ûleması, "deccal" ile ilgili bilgilerin, çocuk daha bülûğa ermeden verilmesi gerektiği hususunda müttefiktir 2 Aliyyü'l Kari, Fıkh-ı Ekber şerhinde "deccalın" harikalarından bahsederken, "Bir insanı öldürüp dirilteceği de rivayetler arasındadır. Deccal ile ilgili bu hârika istikballe ilgilidir."3 buyurmaktadır. "Deccal" in bir çok harikalar göstereceği ve akılları gözlerinde olan ve kalplerinde maraz bulunanların bu harikalara kapılıp, cennet hayaliyle cehenneme gideceği bilinmektedir. İnsanların hevâlarına dayanan bütün ideolojiler, akla uygun yalanlara (propagandaya dayandığı) için, deccalin tuzakları hükmündedirler.



KAYNAKLAR



(1) Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Ank:1975 (3. bsm) c. IX, sh.184.

(2) Sünen-i İbn-i Mace, İst:1401, Çağrı Yayını, c. II, sh. 1362, Had. No. 4077.

(3) İmam-ı Azam, Fıkh-ı Ekber (Aliyyü'I Kari Şerhi) İst:1970, sh. 195.
DİN EMNİYETİ



Cahiliyye döneminde Araplar; "din" kelimesini, örf ve âdet mânâsına kullanıyorlardı.1 Her kabilenin örf ve âdetlerini çok iyi bilen bir tâğûtu vardı ve kabile fertleri tâğûtun huzurunda muhakeme olurlardı.2 Ayrıca bütün kabilelerin temsil olunduğu "Dâru'n-Nedve" bir parlamento özelliği gösteriyordu. Bu parlamentoda, bütün Arapları bağlayıcı kanunları çıkarılırdı. Arapların kendi aralarındaki meseleler ve diğer kavimlerle olan ilişkilerde, tek karar merkezi Dâru'n-Nedve'dir. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)'e suikast düzenlenmesiyle ilgili gizli toplantı Dâru'n-Nedve'de yapılmıştır.3



Kur'ân-ı Kerîm'de din kelimesi değişik mânâlarda kullanılmıştır. Fatiha Sûresi'nin üçüncü âyet-i kerîmesinde geçen din günü (yevmi'd-din) terkibindeki "din" kelimesi, muhasebe, ceza ve hesap anlamına gelir 4 Nûr Sûresi'nin ikinci âyet-i kerîmesinde geçen "din" kelimesi hüküm ve şeriat mânâsındadır.5 Bakara sûresi'nin 193.ncü âyet-i kerîmesinde de aynı mânâda kullanılmıştır.



Bu girişten sonra "din" kelimesinin ıstılâhî mânâsı üzerinde duralım. Istılâh "ittifak" mânâsındadır. Ulemanın, bir sözü kelime mânâsından çıkarıp, başka bir mânâda kullanmak için ittifak etmeleri oldukça önemlidir.6 İslâm uleması "din" kelimesini, Allahû Teâla (cc) tarafından vahiy yoluyla indirilen, insanları dünyada ve âhirette kurtuluşa erdiren itikadî ve amelî nizamdır, şeklinde tarif etmiştir. Bu tarifteki "itikadî ve amelî nizam" hükmü üzerinde iyi düşünülmelidir. Dikkat edilirse ideolojilerde belirli bir tezi (inancı-itikadı) ve o tezin tabiî sonuçları olan hükümleri beraberlerinde getirmektedirler. Bu noktada; ideolojilere de, bir "din" diyebilir miyiz? suali karşımıza çıkar. Bazı çevreler buna "evet" demeyi âdet haline getirmişlerdi. Halbuki eksiktir. Zira, Allah (cc) katında yegâne din İslâmdır. İslâm'ın dışındaki bütün itikadî ve amelî sistemler bâtıl'dır. Ancak bütün ideolojilerin, tıpkı bir din gibi muamele görmek arzusunda oldukları gizlenemez. Bu noktada karşımıza tâgût kavramı çıkar.



Kur'ân-ı Kerîm'de "Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tâgûtu tanımayıp da, Allah'a iman ederse, o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, hakkı ile işitici ve herşeyi kemâli ile bilicidir."s buyurulmuştur.



Bu âyet-i kerimede hem "din hürriyeti" hem de "iman" ve "küfrün" açıkça meydana çıktığı beyan buyurulmuştur. Bir insan; ya iman eder ve Allah'ın indirdiği hükümlere göre hayatını düzenler, ya da tâgûta teslim olup, onun (tağûtun) hevâ ve heveslerine uyar. Bu iki yolun dışında, üçüncü bir yol yoktur.9 Dünyada hem Allah`a inananlar (mü'minler), hem de tâgûta teslim olanlar (kâfirler) bulunduğuna göre, bunlar arasındaki münasebetler nasıl düzenlenecektir?" suali oldukça önemlidir. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki kimselerin (insanların) hepsi iman ederlerdi. Böyle iken sen hepsi mü'min olsunlar diye insanları zorlayıp duracak mısın?"ıo buyurulmuştur. Başta Fahrüddin- i Râzi olmak üzere bütün müfessirler: "İlâhî iradenin aksine herhangi bir hâl meydana gelemeyeceği için, bu âyeti kerîmede zamir tûkı-ihû fiili üzerine takdim olunmuş ve efe'ente tûkrihû'n nâse şeklinde vârid olmuştur. Resûl-i Ekrem (sav)'in, kavminin iman etmesi hususunda hâris olduğundan, bu kuvvetli arzuyu izale için nâzil olduğunu" beyan etmektedirler. Ayrıca "De ki; o (Kur'ân) Rabbinizden gelen bir haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." âyet-i kerîmesi, meselenin kavranılmasını kolaylaştırmaktadır. Ancak yeryüzündeki hakimiyet kime ait olacaktır? sualine cevap aramak durumundayız. İmam-ı Serahsi'nin: "Cihad'dan gaye, müslümanların emniyet içinde bulunmaları, din ve dünya işlerini yürütme imkânına kavuşmalarıdır"3 şeklindeki tarifi, mü'minlerin yeryüzünde kâfirlerin hakimiyetlerine asla razı olamayacaklarını kavramamızı kolaylaştırmaktadır..



Dâru'l-İslâm'da mü'minler ulû'l-emre bey'at etmek, gayrımüslimler de, itaat edeceklerine dair "Zimmed Akdi" imzalamak suretiyle, haklarına kavuşurlar. Ulû'lemr; mü'minleri bid'at ehlinin ve mürtedlerin zulmünden koruduğu gibi, gayrımüslimleri de itikadî taarruzlardan muhafaza eder. Nitekim yahudiler; Anan ben David adlı bir kimsenin, dinlerini bozmak için faaliyetlerde bulunduğunu beyanla "Halife'ye" müracaat ederler. Bunun üzerine Anan ben David, yahudiliği tahrif suçundan hapse atılır.4 Görüldüğü gibi `din emniyeti' sadece mü'minlere ait bir hak değil, aynı zamanda gayrımüslimlerin, (ehl-i zimmet'in) itikadî taarruzlardan muhafazasını da içine alan bir faaliyettir. Eğer herhangi bir müslüman dâru'l-İslâm teb'asından olan ehl-i zimmet'in itikadına küfür ederek haysiyetiyle oynarsa ta'zir cezasına çarptırılır. İbn-i Abidin gıybeti izah ederken "elh-i zimmet'in gıybeti de haramdır" hükmünü zikreder. Genel kaide: "Mü'minlerin lehine olan, zimmet ehlinin de lehinedir, aleyhine olan, onların da aleyhinedir"t5 İbn-i Hümam Fethû' l-Kadir isimli eserinin "Şehadet" babında: "Ehli Zimmet'in haysiyet ve şerefiyle oynayan ve onları hicveden şiirler yazmak da haramdır" buyurmaktadır. Çünkü onlar dâru'l- İslâm (şer'i devlet) teb'asındandırlar. Ehl-i zimmet hukuk yönünden, dârû'l-harp'te ikamet eden mü'stemen müslümandan daha üstündür.6 Çünkü herhangi bir zımmîyi, kasden ve teammüden öldüren müslüman, "kısas" edilerek öldürülür.(17)



Dâru'l-İslâm'dan mü'minlerin, "din emniyeti"ni sağlamak için, başta bid'at ehli olmak üzere, fesad çıkaranlar ve irtidat edenler cezalandırılırlar.



Bütün bu izahlardan sonra şunu kaydetmek mükmündür: İslâm dini "itikad hürriyetini" (inanç özgürlüğünü), mahiyeti meçhûl bir teori olarak ortaya koymamış, bilâkis belirli hadd'ler ve cezalar koyarak tahkim etmiştir. Dâru'1-İslâm'da (şer'i devlette) hem müslümanlar, hem de gayrimüslimler (zimmîler) itikad emniyetine haizdirler. Gayrimüslimler, kendi aralarında zuhur eden muâmelât ile ilgili ihtilâflarını, kendi dinlerinden birisini hakem tayin ederek (tahkim yoluyla) çözebilirler.(18) Cihad bir ibadet olduğu için, gayrimüslimler askere alınmazlar ve savaşmaya zorlanmazlar.



KAYNAKLAR



(1) İslâm Ansiklopedisi, İst:1977, c. III, sh. 590.

(2) Zebidî, Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi, Ank:1978 (5. bsm.) c. II, sh. 823.

(3) İslâm Ansiklopedisi, ist:1977, c. III, sh. 429-493.

(4) Mecmuat'u't Tefasir, İst: 1317 Mtb. Amire tab ofset Çağrı Yay. c. I, sh. 27, (Kadı Beyzavi böl.)

(5) İbn-i Kesir, Reddü'l Muhtar ale'd Dürril Muhtar, İst:1982, Şamil Yay. c. I, sh. 34.

(6) İbn-i Abidin, Reddü'l-Muhtar aled Dürri'l-Muhtar, terc., İst. Şamil yay. c. I, sh. 34.

(7) Bkz. Âl-i İmrân sûresi: 19: "Allah katında tek din İslâm'dır." Ayrıca bkz.: Aynı sûre 85.nci ayet-i kerime: "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz."

(8) Bakara sûresi: 256.

(9) Geniş bilgi için Hüsnü Aktaş, "Evet Sadece İki Yol," Medeni Vahşet, Ank:1981, (3. bsm.) sh.140.

(10) Yunus sûresi: 99.

(11) Mehmed Vehbi Efendi, Hülâsatü'I Beyan fi Tefsirû'I Kur'ân, İst:1968, c. VI, sh. 2267.

(12) Kehf sûresi: 29.

(13) İmam-ı Serahsî, el-Mebsut, Beyrut: ty c. X s3

(14) Doç.Dr. Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri Ank:1965, sh.194 vd.

(15) İmam-ı Serahsi, Şerhu's-Siyer, Kahire: 197I, c. IV, sh.1530.

(16) Molla Hüsrev, Dürerû'l Hükkam fi Şerhû Gurerû'l Ahkâm, İst: 1307, c. II, sh. 363 (Terceme olan Gurer ve Dürer, İst:1980 c. IV, sh. 257)

(17) İmam-ı Kasani, el-Bedai, c. VII, sh. 236 vd.

(18) Şeyh Nizameddin ve Heyet, Fetevâ-i Hindiyye. Beyrut 1400, c. III, sh. 397.
DIRAR MESCİDİ



Kur'ân-ı Kerîm'de: "Bir de, müminlere zarar vermek küfrü kuvvetlendirmek, mü'minler arasına tefrika düşürmek için ve bundan evvel Allahû Teâla (cc) ve Resûl-i Ekrem (sav)'e savaş açan kimseyi beklemek maksadıyla bir mescit yaptılar. Ve "Biz bu mu mescidi ancak iyilik için bina ettik" diye yemin edeceklerdir. Allahû Teâla (cc) şahadet ederki, onlar yeminlerinde yalancıdırlar."ı buyurulmaktadır. İbn-i Kesir bu âyet-i kerîmeyi tefsir ederken, cahiliyye döneminde ilmiyle şöhret bulan Ben-i Gunem kabilesinden Ebû Âmir'den söz eder. Bu kimse Hanif dininden ayrılmış, Tevrat ve İncil'in bütün hükümlerini ezberleyerek, halk arasında korkunç bir mevki elde etmiştir 2 Resûl-i Ekrem (sav)'in Medine'ye hicretinden sonra "ilmî itibarı zedelendiği" gerekçesiyle İslâm'a karşı savaş açmıştır. Ayet-i kerîmede geçen "Allahû Teâla (cc) ve Resûl-i Ekrem (sav)'e savaş açan kimseyi beklemek maksadıyla mescid yaptılar" hükmü; "Rahib Ebû Âmir' le" ilgilidir.3 Zira Mescid yapmak fikrini ortaya atan ve bununla mü'minleri birbirine düşürmeyi plânlayan kimse, bu büyük âlimdir. İşin ilginç yönü Ebû Âmir; Uhûd sava'şında şehid olan ve melekler tarafından yıkanan Hz. Hanzele (ra)'in babasıdır. İşte kavmiyetçilerin bir türlü kavrayamıyacağı mahiyet bu olayda da berrak bir biçimde ortaya çıkmaktadır 4



Hz. Hanzele (r.a), Resûl-i Ekrem (sav)'in methettiği ve meleklerin yıkadığı bir sahabedir. Babası Ebû Âmir ise; Allahû Teâla (cc) tarafından lânetlenen ve Resûl-i Ekrem (sav)'in "el Fâsık" adını taktığı, bir mel'un!.. Baba ile oğul arasındaki bir uçurumu, "neseb" ile açıklayabilmek mümkün değildir.



Bütün muteber tefsirlerde, dırar mescidini, Ebû Âmir'in emirinde olan on iki münafığın yaptırdığı kaydedilmektedir.5 Münafık, akaid noktasından "kâfir hükmünde" olduğuna göre, mesele değişik bir mahiyet kazanmaktadır. Nitekim kur'ân-ı Kerim'de Resûl-i Ekrem (sav)'e hitaben: "O mescid-i dırarda ebediyyen namaz kılma! "6 emri verilmiştir. Usûli tefsirde genel olan kaidelerden birisi de; "Sebebin hususi olması, hükmün umumî olmasına mani değildir" şeklinde ifade olunmuştur. Nitekim İmam-ı Suyûti: "Bir sebebe bağlı olarak nâzil olan âyetlerin, sebeplerinin gayrisine de şamil olmasında ittifak edildi" hükmünü zikreder. Bu durumda: "Kâfirler tarafından inşaa edilen, mü'minlere zarar vermek, tefrikayı artırmak ve ideolojilerini yayarak küfrü güçlendirmek niyetine mâtuf olan her mescid "Dırar" özelliğini taşır. Binaenaleyh "bir mescidin makbûl bir mabed-i İslâm olabilmesi için; helâl bir mal ile, sırf Allah rızası için inşâ edilmiş olması icabeder."s Ehl-i Sünnet'in bütün müctehid imamları, "kâfirlerin inşaa ettikleri mescidlerde namaz kılınmayacağı ve haram mal ile mabed yapılamayacağı, hususunda ittifak etmişlerdir.



Resûl-i Ekrem (sav)'in, Sahabe-i Kiram'dan Ma'an b. Adi, Malik b. ed-Dahşemi, Amr b. Yeşküri ve Vahşi'yi thepsinden Allah râzı olsun) çağırıp: "Halkı zâlim olan şu mescide gidin, onu yıkın ve enkazını da ateşe verin!" buyurduğu bilinmektedir.9 Günümüzde bile dırar mescidinin arsası, çöplük olarak kullanılmaktadır.



Bütün müfessirler; mescidlerin temellerinin takvaya dayanması hususunda müttefiktirler.(10) Dünyevî hırs ve tamah içinde kıvranan insanların, mescid gibi maddî olan bir binanın, takva gibi manevî bir temele nasıl dayanacağını kavramaları oldukça güçtür



"Dırar Mescidi" olayında ilgi çekici diğer bir yön gözden kaçırılmamalıdır. Bu mescidde namaz kıldıran, Hz. Mecmaa (ra) gibi genç bir sahabi vardır. Hz. Ömer (r.a)'in hilâfeti döneminde, mü'minler bir mescid inşaa ettirince, imam tayini için Hz. Mecmaa üzerinde dururlar. Hz. Ömer (r.a) "Hayır, o kimse evvelce mescid-i dırarın imamı değil miydi?" buyurur. Hz. Mecmaa (r.a) bu sözlere çok üzülür ve: "Ey Mü'minlerin Emiri!... Ben onların içlerinde gizledikleri nifakı ne bileyim!..." diyerek, özür beyan eder. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a), mü'minlerin isteğine uyarak Hz. Mecmaa'nın imametini tasdik etmiştir.



Allahû Teâla (cc)'ın indirdiği hükümleri inkâr ettikleri beyyine ve ikrarla sabit olan kâfirlerin yaptırdıkları bütün mescidler, dırar mescidi hükmündedir. Çünkü kâfırler; tarih boyunca mü'minleri bu yolla aldatmayı maharet saymışlardır. Mü'minler mescid hususunda titiz olmalıdırlar. Günümüzde yapılan mescidler, kadının iznine dayanmadığı için "mescid-i takvâ" özelliğine sahip değildirler. Ancak İslâm'a zarar vermek gibi bâtıl bir niyet ile inşaa edilmedikleri için "mescid-i dırar" olarak da nitelendirilemezler. "Mescid-i meçhûl" demek mümkündür. İslâm cemaati ihya edilir ve şartlara uygun mescidler yapılırsa, problem çözülmüş olur.



KAYNAKLAR



(1) Tevbe sûresi: 107 (Tıbyan Tef'siri, İst: 1956 c. II, sh. 491 ).

(2) İbn-i Kesir, Tefsiru'l Kur'ân,'il Azim, Beyrut 1969, D. Ma'rife Yay. c. II, sh. 387.

(3) Mehmet Vehbi Efendi, Hulâsat'ül Beyan fi Tef'siru'l Kur'ân, İst:1968 c. VI, sh. 223

(4) H. Tahsin Emiroğlu, Esbah-ı Nüzûl, Konya 1971, c. V, sh. 366.

(5) Mecmuat'u't-Tefasir, İst: Mtb. Amire 1317 baskısından Çağrı Yayını, 1979, c. III, sh. 193, İ98 (İbn-i Abbas, Nesefi, Kadı Beyzavi ve Haazin'in ittifakı)

(6) Tevbe sûresi:108.

(7) Suyûtî, el-İıkan, Kahire:1951, c. I, sh. 29.

(8) Ömer Nasûhi Bilmen, Kur'ân-ı Kerim'in Türkçe Meal-i Alisi ve Tefsir-i, İst:1964, c. III, sh. 1334.

(9) H. Tahsin Emiroğlu, a.g.e., c. V, sh. 367.

(10) İbn-i Kesir, Tefsiru'l-Kur'ân'il Azim, Beyrut 1969, D. Ma'rife Yay. c. II. sh. 391.

(11) H.Tahsin Emiroğlu, a.g.e., c. V, sh. 369.
EDEBİYAT



İnsanın mahiyetini, insan eşya ilişkilerini ve insanların birbirleriyle olan münasebetlerini izah edebilmek için "edebiyat"a ihtiyacımız var. Genellikle anlaşma maksadıyla kullanılan işaretler ve sesler sistemine "dil" denilmiştir.(1) Mü'minlerin, insanları neye dâvet ettikleri malûmdur. Ancak dâvet nasıl yapılmalıdır? suali üzerinde düşünülmelidir. Zira Kur'ân-ı Kerîm'de: "(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle dâvet et. Onlarla mücadeleni, en güzel yol hangisi ise onunla yap"2 buyurulmaktadır. Müfessirler bu âyet-i kerîme'nin tefsirinde: "İnsanları, Allahû Teâla (cc)'nın dinine dâvet ederken, onların liyakat ve istidatlarını dikkate almak vaciptir. Zekâ yönünden üstün olan ve eşyanın hakikatini öğrenmek isteyenlere tebliğ, kat'i delillerle (hikmetle) yapılır. Selim fıtrat sahibi olanlara, mev' izey-i hasene (güzel vaazlar) yeterlidir. İnatçı, münazara ve münakaşadan hoşlananlara, adab-ı münazara ve birtakım ön bilgilerle tebliğ yapılır" hükmünü zikrederler.3 Görüldüğü gibi, tebliğle, edebiyatı birbirinden ayırmak mümkün değildir. Meseleyi daha net olarak kavrayabilmek için "edebiyat" kelimesi üzerinde duralım. Kelimeyi ele aldığımızda, karşımıza, "Edeple ilgili olan ilimler" kendiliğinden çıkar. Peki edep nedir? Edep lafzı edb kelimesinden isimdir. Edb, İnsanı ziyafete dâvet etmektir. Davet olunan ziyafet yemeğine me'debe denir. İslâmî ıstılâhta; insanları hayra dâvet etmek, fazileti ve güzel ahlâkı yaymak, mânâsına kullanılmıştır.4 Fıkıh'ta edebü' l-kadı denilince, insanlar arasında adâleti yaygınlaştırmak için gayret sarfeden kimsenin, dikkat edeceği hususlar anlaşılır.5 Biz bu sohbetimizde, edebü' l-hahs denilen vakıa üzerinde duracağız. İnsanlara herhangi bir meseleyi sunmadan ve münazarada; dikkat edilecek hususları konu alan bu ilim, oldukça önemlidir. İster yazılı, ister sözlü olsun; insanlara bir meseleyi sunarken veya onlarla münazara ederken, nasıl bir dil kullanmalıyız? suali oldukça önemlidir.



Resûl-i Ekrem (sav)'in, herkesin anlayabilecği bir dille açık ve seçik konuştuğu hususunda muteber hadis mecmualarında geniş bilgi vardır 6 Nitekim Hz. Âişe (r.anha)'dan rivayet edilen şu hadis-i şerif'ler meseleyi kavramamızı kolaylaştırmaktadır:



"Resûl-i Ekrem (sav) sizin gibi basit konuşmazdı. O, konuştuğunda açık ve anlaşılır bir şekilde konuşurdu. Dinleyenler konuştuklarını kolayca anlar ve öğrenirlerdi. Yine Hz. Enes (r.a)'den rivayet edilen şu hadis-i şerif de meseleye açıklık getirmektedir. "Resûl-i Ekrem (sav) bir şey söylediği zaman, insanlar onu anlayıncaya kadar, üç defa tekrar ederdi.s Bütün bunlardan anlıyoruz ki, açık ve seçik konuşmak, sözü tekrar etmek ve kelimelerin hakkını vermek fiilî bir sünnettir.



İnsanların şahsiyetlerinin teşekkülünde lisanın önemli payı vardır. Resûl-i Ekrem (sav)'in "Fasih ve beliğ olan sözde sihir vardır" buyurduğu bilinmektedir.9 Ayrıca, "Allah (cc) yolunda malınızla, canınızla ve dilinizle cihad ediniz"(10) emrini veren Resûl-i Ekrem (sav)'in, dilin muhafazasına çok önem verdiği bilinmektedir. Herhangi bir kavmin dilini bozmak, insanların birbirleriyle anlaşmasına mâni olacak gayretlere girmek, İslâm'ın reddettiği bir husustur.



Edebiyatla meşgul olan her mü'minin, içinde yaşadığı toplumun fıkhî yapısını çok iyi bilmesi gerekir. Çünkü insanların şahsiyetleri; ya Allahû Teâla (cc)'ın indirdiği hükümlere göre, yada küfür ahkâmına göre teşekkül etmiştir. Tebliğde bu husus dikkate alınmazsa, söylenecek her söz havada kalmaya mahkûmdur. Ayrıca Hz. Âdem (a.s) ile başlayan tevhid mücadelesi ve bu mücadele karşısında tâgûtî güçlerin hileleri kavranmak zorundadır. Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssaları iyi tetkik etmeden "edebiyat" la uğraşmak oldukça güçtür. Çünkü kıssalar, bir "muhtıra" niteliğindedir.



"Peygamberlerin haberlerinden sana anlattığımız herşey, senin gönlünü pekiştirmemizi sağlar. Sana bununla gelen gerçek, inananlara bir öğüt ve hatırlatmadır."(11)



Kıssalar sadece mahiyet noktasından değil, şekil noktasından da iyi tetkik edilmelidir. Çünkü İslâmî edebiyattan söz edilecekse, bunun edille-i şer'iyyeye dayanması mecburidir. Nitekim şiirin; hangi hallerde haram, hangi hallerde mübah ve hangi hallerde müstehab olduğu izah edilmiştir. İbn-i Abidin: "Erkekleri, hayatta olan muayyen bir kadını ve o kadına karşı şehveti artıracak şarkıları tasvir, bir müslümanı veya zımmîyi hicvetmek, haram olan şiir nevindendir"ı2 buyuruyor. Çünkü bunlarda insanı harama teşvik ön plândadır. Ayrıca haysiyet ve şerefleri masum (dokunulmaz) olan insanları tahkir vardır. İbn-i Hümam, kimlerin şehadeti kabul edilmeyeceğini izah ederken, "İçinde fısk-ü fücûr bulunan ve insanları harama teşvik eden şiirleri kaleme alan kimselerin de şahidliğe ehil olmadığını" kaydeder.13 Bunun yanında, Kureyş müşriklerini çok güzel bir tarzda hicveden Hassan b. Sabit (r.a) için "Hassan onları hicvetti, hem şifa verdi, hem şifa buldu"14 buyuran Resûl-i Ekrem (sav), edebiyatla uğraşanlara yol göstermektedir. Neyin, nasıl tebliğ edileceğini iyi kavramak için "edebiyat" la meşgul olmaya mecburuz. Edebiyatla meşgul olurken, şer'î hududları dikkate almak Kelime-i Şehadet'in tabiî bir sonucudur. Herhangi bir işle meşgul olan kimsenin, haramdan korunmak için, o iş dalı ile ilgili ilimleri öğrenmesi farz-ı ayndır. Elbette edebiyat da bu genel hükmün dışında değildir.



KAYNAKLAR



(1) Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, İst. 1977 c. II, sh. 290.

(2) Nahl sûresi:125.

(3) Mecmuat'u't Tefasir, İst. 1979 Çağrı Yayını. c. III, sh. 656 vd. (Haazin ve Gadı Beyzavi den özet)

(4) Zebidi, Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Ank. 1975 (3. bsm) c. XII, sh.119.

(5) Feteva-ı Hindiyye, Beyrut:1400 (M.1980) c. III, sh. 306.

(6) Geniş bilgi için bkz.: Abdurrauf Munavi, Feyzû'l Kadir, Kahire,1356, c. V, sh. 81.

(7) İbn-i'Hacer Askalani, Fethû'I Bari fi Şerhi'I Sahih-i Buhari, Kahire:1959, c. VII, sh. 389-390.

(8) Mansur Ali Nasıf, Tac Tercemesi, İst. 1976 Eser Yayını, c. I, sh.108, Had. No:121.

(9) Zebidi, Sahih-i Buhari Muhtasarı Teerid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Ank. 1976 (4. bsm) c. IV, sh. 128, c. I. (Birinci dipnotta bu hadisin Buharî, Sünen-i Ebû Davud ve Tirmizî de yer aldığı kaydedilmektedir).

(11) Hûd sûresi:120.

(12) İbn-i Abidin, Reddü'1 Muhtar, Kahire: 1972, c. I, sh. 33

(13) İbn-i Hümam, Fethû'l Kadir, Beyrut: 1317, D. Sadır Mtb. c. VI, sh. 4 vd.

(14) Haccac b. Müslim el-Kureyşî En Nisabûrî, Sahih-i Müslim Tercemesi ve Şerhi, İst. 199 Sönmez Yay. c. X sh. 6339-40, Hadis No:157 (2490)
FAHŞA-FUHUŞ



İslâm dininde her insan, ırk, renk, cins ve sınıf ayrımı olmaksızın meşrû haklara sahiptir. Çünkü insanların hepsi, aynı anne ve babadan gelirler. İslâm ûleması: "Âdemoğulları için asıl olan hürriyettir. Zira insanlar, müslümanların en hayırlıları olan Hz. Âdem (as) ile Hz. Havva'nın çocuklarıdırlar."1 hükmünde ittifak etmiştir. Allahû Teâla (cc) insanları, fizikî ve ruhî yönden belirli bir fıtrat üzere yaratmıştır. Hayatlarını devam ettirebilmek için yeme, içme, cinsî temas, giyinme ve bunun gibi binlerce ihtiyaçlarını elde etmek mecburiyetindedirler. Bu durumda, gerek çevreleriyle (tabiat olarak), gerek birbirleriyle münasebetleri kaçınılmazdır. Birbirlerinin haklarını ve hürriyetlerini tahrip etmeleri, gayrımeşrû yollara sapmaları ve çirkin davranışlar içerisine girmeleri mümkündür. İşte bu noktada karşımıza fahşâ kavramı çıkar.



Fahşâ Arapça bir kelime olup, Fe-Ha-Şe fiilinden masdardır. Lûgat mânâsı: "Sınır ve ölçünün dışına taşmak, pek çirkin sözlerde ve fiillerde bulunmak, gayrımeşrû ilişkilere girmektir."2 Meselâ; alış verişte aşırı aldatma fiiline gabn-i fahiş denilir ki bu, bir mal için geçerli olan fiyat sınırının ve ölçüsünün aşılarak, değerinin çok üzerinde işleme tâbi tutulmasıdır.3 İnsanlar birbirleriyle konuşurken, ölçüyü aşıp, kötü söz söyleyebilirler. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)'in: Kötü söz (fâhiş kelâm), girdiği meclisi kirletir, çirkin gösterir" mealindeki hadisi, bu mahiyeti ifade eder. İftira, dedikodu ve gıybet, fahiş kelâm hükmündedir. İnsanlar elleriyle, dilleriyle ve diğer organlarıyla fahşâya yönelebilirler. Fakat unutulmamalıdır ki her insan, kendi ihtiyariyle işlediği amellerin karşılığını görecektir. Allame Teftazanî; "İnsanların sevap ve mükâfat almaya, ceza ve azap görmeye esas teşkil eden ihtiyarî fiilleri vardır"5 diyerek, bu inceliğe işaret etmiştir. Fahşânın her türlüsü ve fuhuş haram kılınmıştır. Allahû Teâla (cc)'nın kitabı ve Resûl-i Ekrem (sav)'in sünnetiyle yasaklanan her fiile fahşâ, bu fiilleri irtikap eden kimselere de fahişe demek mümkündür. Ancak yaygın olarak kullanılan "fuhuş" ve "fahişe"kavramları; insanlar arasında gayrımeşrû şekilde cereyan eden cinsî ilişkilere tahsis edilmiştir.



Kur'ân-ı Kerîm'de: "Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyiniz. Ancak, (cahiliyye devrinde geçen) geçmiştir. Şüphe yok ki o bir fahşâ idi (innehû kâne fahişaten) ve (Allah'ın gazabına) hışmına sebepti. O ne kötü yoldur."6 hükmü beyan buyurulmuştur. Bununla cahiliyye dönemindeki kötü bir âdet kaldırılmıştır. Yine diğer bir âyet-i kerimede: "Zinaya yaklaşmayınız!. Çünkü şüphesiz o bir fahşâdır (innehû kâne fahişeh). O kötü bir yoldur."7 buyurulmuştur. Burada, erkek ile kadın arasında cereyan eden gayrımeşrû ilişkinin (zinanın) haramlığı sabittir. Hz. Lût (a.)'ın kıssasında "fahşâ" nın daha değişik bir boyutu izah edilmiştir: "Lût'u (gönderdik). Hani o kavmine: `Sizden evvel âlemlerden hiçbirinin yapmadığı hayasızlığı (fahi,set) mı yapıyorsunuz? Zira siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Meğer, siz haddi aşan bir kavim imişsiniz. demişti."R Bilindiği gibi, erkeğin erkekle cinsî ilişki kurmasına "Lûtîlik" denilir. Resûl-i Ekrem (sav): "Lût kavminin yaptığını yapanı görürseniz, fâili de mef'ûlü de öldürünüz!"(9) emrini vermiştir.



Fahşânın ve fuhşun yayılması, değişik sebeplere dayanır.Tek bir sebeple izah etmek mümkün değildir. Çarşı putları ve çevre kültürü, insanları etki altına alır. Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssalar dikkatli bir şekilde incelenirse, mesele kolaylıkla kavranır. Peygamberlerin tebliğine karşı direnen kavimlerin ilk iddiaları: "Biz atalarımızın yolundan ayrılmayız" hükmü ile ifade edilmiştir. Fahşânın ve fuhşun sebebi, atalar kültürü olabilir. Nitekim bir âyet-i kerimede; "Onlar (müşrikler) bir hayasızlık yaptıkları zaman (ve izâ fa'alû fahişeten) derler ki: `Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah da bize bunu (fuhuşla ameli) emretti (fahşâ ile amel ederiz). O iman etmeyenlere söyle: Allah hiçbir zaman fahşâyı emretmez. Bilmeyeceğiniz şeyleri, Allah'ın üzerine mi (atıp, iftira ederek) söylüyorsunuz."ıo hükmü beyan buyurulmuştur. Mekke müşrikleri; "Günah işlediğimiz elbiselerle ibadet edemeyiz." diyerek, Kâbe-i Muazzama'yı çıplak bir şekilde tavaf ediyorlardı. O dönemde Kâbe'nin içerisi putlarla (heykellerle) doluydu. Çıplak bir vaziyette tavaf etmenin doğru olmadığını söyleyenlere karşı "Biz atalarımızdan bu şekilde gördük. Allah emretmeseydi onlar hiç çıplak bir vaziyette tavaf ederler miydi?" cevabını veriyorlardı. ıo Bu psikoloji sadece Mekke müşriklerine has değildir. Çarşı putları, genel kültür maskesi altında, insanların zihinlerini ve kalblerini etkisi altına alır. Fahşânın ve fuhşun, değişik gerekçelerle yayılmasını sağlar. Malûm olduğu üzere, insanları gayrımeşrû yollara çağıran ve fuhşa sürüklemeye gayret sarfeden şeytandır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Şeytan size kötülüğü, hayasızlığı (bi'sûi ve'l fah,sâi) ve Allah'a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder."ı2 hükmü beyan buyurulmuştur. Şeytanın vesveseleri ile fuhşa meyleden insanların sayısı az değildir. Fahişelerin ve fuhuşla geçinen insanların velisi şeytandır.



Cahiliyye döneminde fuhuş bir kazanç yoluydu. Muhammed Ali Sabûni, bu hususta şunları zikretmektedir: "Araplardan bazıları genç kız ve cariyeleri bir eve oturtarak zina yaptırırlardı. O evde fuhuş yapıldığının herkes tarafından bilinmesi için, kapıların üzerine bir bayrak asarlardı. Bu evlere mevahir adı verilirdi. Şayet bu evlerdeki kadınlardan birisi, bu rezaleti işlemeye yanaşmazsa, efendisi onu zorlayarak yaptırırdı."13 Hz. Cabir b. Abdullah (ra)'dan rivayet edildiğine göre, münafıkların reislerinden Abdullah İbn-i Selül'ün Museykete ve Umeymete isimli iki cariyesi vardı. Bunları para karşılığında fuhşa zorluyordu. Bunlar durumu gidip Resûl-i Ekrem (sav)'e bildirdiler ve şikayette bulundular. Taberi, Mücahid'den şöyle rivayet eder: Araplar cahiliyye devrinde, genç cariyelerine zorla fuhuş yaptırırlardı. Kazandıkları parayı kendileri yerlerdi. Abdullah İbn-i Selül'ün de fuhuş yaptırdığı cariyeleri vardı.14



Günümüzde beyaz kadın ticareti yapan çeteler ve genelevi patronları vardır. Tâgûtî iktidarlar "genelev sistemini" benimsemişlerdir. Fahşânın ve fuhşun yayılması, şeytanın velâyetini kabul eden iktidarlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla kötülüklerin önlenmesinin (nehy-i ani'l-münker) farz olduğuna inanan her insan, tâgûtî iktidarlara karşı mücadele vermek zorundadır. Fahşânın ve fuhşun başka türlü önlenmesi mümkün değildir. Her tâgûtî güç bir fahişedir. Bu hakikat asla unutulmamalıdır.



KAYNAKLAR



(1) Geniş bilgi için bkz. İmam-ı Kasani, el-Bedaiû'sSenai, Beyrut 1974, c. VI, sh.196-197. Ayrıca, İbn-i Hümam, Fethû'l Kadir, Beyrut 1316, c. IV, sh. 417, İbn-i Abidin, Reddü' l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar İst.1983, c. IX, sh.lll.

(2) Râğıp el-Isfahani, el-Müfredat fi Garihi'1 Kur'ân, İst.1986, Kahraman Yay. sh. 562.

(3) İbn-i Abidin, a.g.e., c.XI, sh. 35-39.

(4) Sünen-i Tirmizi, İst. 1401, Çağrı yay., c. IV, sh. 349 K. Birr: 47

(5) Allame S. Taftazani, Şerh'I-Akaid, İst. 1980, Dergâh Yay., sh.196.

(6) Nisa sûresi: 22.

(7) İsrâ sûresi: 22.

(8) A'râf sûresi: 80-81.

(9) İmam-ı Meginani, el-Hidaye Şerhû Bidayetü'!-Mübtedi, Kahire 1965, c. II, sh.102. Ayrıca, el-Meydani, el-Lühah fı Şerhi'l Kitab, Beyrut 1400, sh.19I-192.

(10) A`râf sûresi: 28.

(11) Mecmuatu't-Tefasir, İst. 1979, Çağrı Yay. c. II, sh. 540 (Gadı Beyazavi).

(12) Bakara sûresi:l69.

(13) Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, İst. 1984, Şamil Yay., c. II, sh. 203.

(14) İbn-i Kesir, Tefsirû'l Kur'ân'il Aziym, Beyrut 1969, c. III, sh. 289. Ayrıca M. Ali Sabuni, a.g.e., c. II, sh. 188; Mec'muatu't Tefasir, c. IV, sh. 395; Tefsir-i Müeahid, Katar 1396, sh. 442 (Not: Abdullah İbn-i Selül' ün zinaya zorladığı cariyelerin isimleri, bazı kaynaklarda "Mûaze" ve "Mesike" şeklinde geçmektedir. Ancak hâdisin mahiyeti aynıdır.)
FESAD



Önce kelime üzerinde duralım. Arapça olan fesad kelimesi, Fe-Se-De fiil kökünden gelir. Lûgatta: "Herhangi bir şeyin itidalden (faydalı ve âdil olmaktan) çıkması mânâsınadır. Fahruddin-i Razi: "Fesad, bir şeyin faydalı olmaktan çıkmasıdır. Bunun zıddı ise,salâhtır."z şeklinde tarif etmiştir. Usûl-i fıkıh kitaplarının tamamında "maslahat" üzerinde hassasiyetle durulur. Genellikle maslahatlar; "zarûriyat, hâciyat ve tahsiniyat" kısımlarına ayrılmıştır.3 Maslahat Arapça bir kelime olup Sa-Le-Ha fül kökünden gelmektedir. Bu fesadın zıddı olup, iyi olma, düzelme, menfaat ve iyiliğe vasıta olma gibi mânâlara gelir.4 Zıddı ise, mefsedettir.



İslâm dini insanların canlarını, mallarını, akıllarını, dinlerini ve nesillerini korumayı "zaruriyat" mertebesinde görmüştür. Bu sebeple dinî hükümler; maslahatı celb ve mefsedeti (fesadı) defetme esasına dayanır. Nitekim İslâm ûleması: "Had cezalarının tatbikinden maksad, insanlığı fitne ve fesaddan kurtarmaktır."5 diyerek, bu inceliğe işaret etmişlerdir.



Hevâ ve heveslerini ilâh edinen insanlar, yeryüzünde kendi keyiflerine göre bir sistem kurmayı arzu ederler. Dünyevî şehvetlerini ve hırslarını tatmin için her yola başvururlar. Hedeflerine varabilmek için hiç bir kaide ve kural tanımazlar. Diğer insanların haklarına ve hürriyetlerine tecavüz ederler. İşte yeryüzünde fesadın kaynağı budur. İbn-i Kaffâl (ra)'m "fesad" ile ilgili açıklamasında bu nokta sarihtir: "Allahû Teâla (cc)'ya açıkça isyan, yeryüzünü fesada vermek olarak kabul edilmiştir. Çünkü İslâmî hükümler; insanlar için va'az olunmuş bir takım kanunlardır. İnsanlar buna sımsıkı sarıldıkları zaman, düşmanlık ortadan kalkar ve herkes kendi ameliyle meşgul olur. Böylece hem yeryüzünün, hem de orada yaşayan insanların salâhı gerçekleşir. Ancak insanlar İslâm'a sımsıkı sarılmayı bırakıp, herkes kendi nefsinin arzuladığı şeyleri yapmaya başlarsa, o zaman fesad ortaya çıkar." Mesele bu açıdan ele alındığı zaman, yeryüzündeki fesadı ve fesadın kaynağını tesbit etmek kolaylaşır. Kâfirler ve münafıklar; gayrımeşrû amelleriyle fesadı gündeme getirirler. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, kendileri iman etmiş olmadıkları halde, `Allah'a ve ahiret gününe inandık derler. Halbuki onlar inanıcı (insan)lar değildir. Allah'ı da iman edenleri de (güya) aldatırlar. Halbuki onlar kendilerinden başkasını aldatmazlar da, yine farkına varmazlar. Kalplerinde bir maraz (hastalık) vardır onların. Allah'da marazlarmı (hastalıklarını) arttırmıştır!... Yalan söylemekte oldukları için de onlara açıklı bir azab vardır. Kendilerine `yeryüzünde fesad çıkarmayın' denildiği zaman `Biz ancak ıslâh edicileriz' derler. Gözünüzü açın!.. Onlar muhakkak ki fesadçıların (müfsidlerin) ta kendilerdir. Fakat şuurlarını işletemezler."6 hükmü beyan buyurulmuştur.



İnsanların toplum içerisindeki haklarını tesbit etmek ve cemiyet düzenini tesis etmek, siyasetle yakından alâkalıdır. Malûm olduğu üzere siyaset; "insanları dünya ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salâh ve menfaatlerine çalışmak" şeklinde tarif edilmiştir(7) (bkz.: "Siyaset" mad.). İnsanların hevâ ve heveslerini tatmine yönelen "zâlim siyaset" fesadın yayılmasına vesile olur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, onun dünya hayatına âid sözü hoşunuza gider. Ve o (kimse) kalbinde olana Allah'ı şahid tutar. Halbuki o düşmanların en amansızıdır. O iktidara (velâyete) geldiğinde, yeryüzünde fesad çıkarmaya, ekini ve nesilleri helâk etmeye koşar. Allah ise fesadı sevmez."(8) hükmü beyan buyurulmuştur. Fahruddin-i Râzi, bu âyet-i kerimeleri tefsir ederken şunları zikreder: "Fesad kelimesini `tahrip etme' mânâsına alan kimse şöyle demiştir: Allahû Teâla (cc) bu kelimeyi önce icmâlen (genel olarak) zikredip liyufside fiha (orada fesad çıkarmak için) buyurmuş, sonra da bunun tafsilatını anlatarak ve yuhlikel harse ve'n-nesl (ekini ve nesli helâk etmek için) buyurmuştur. İfsadı `şüphe uyandırmak' ile tefsir eden kimse şöyle demektedir: Hak din; birincisi ilim, ikincisi de amel olan iki şeyden meydana geldiği gibi, bâtıl din de birincisi şüpheler, ikincisi de çirkin fiiller olmak üzere iki şeyden meydana gelmektedir. İşte burada Allahû Teâla (cc), ilk önce bu insanın şüphelerle meşgul olmasından bahsetmiştir ki, li yûfside fihe (orada fesad çıkarmak için) sözünden murad da budur. Daha sonra Cenab-ı Hak, bu kimselerin çirkin fiillere yönelmesini zikretmiştir. Bu da Allahû Teâla (cc)'nin ve yuhlike'l-harse ven-nesl (ekini ve nesli helâk etmek için) buyruğu ile murad edilendir. Hiç şüphe yok ki bu açıklama daha uygundur."9 Muhakkak ki zâlim siyasette; hem tahrip etme, hem şüphe uyandırma, geçerli birer usûldür. Günümüz müslümanları, düşmanın en amansızı olan zâlim politikacıları, daha yakından tanıma imkânma sahip olmuştur.



Yeryüzünde fesad çıkaranlar (kâfirler ve münafıklar), kalben korkaktırlar olaylaşır. Kâfirler ve münafıklar; gayrımeşrû amelleriyle fesadı gündeme getirirler. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, kendileri iman etmiş olmadıkları halde, `Allah'a ve ahiret gününe inandık derler. Halbuki onlar inanıcı (insan)lar değildir. Allah'ı da iman edenleri de (güya) aldatırlar. Halbuki onlar kendilerinden başkasını aldatmazlar da, yine farkına varmazlar. Kalplerinde bir maraz (hastalık) vardır onların. Allah'da marazlarmı (hastalıklarını) arttırmıştır!... Yalan söylemekte oldukları için de onlara açıklı bir azab vardır. Kendilerine `yeryüzünde fesad çıkarmayın' denildiği zaman `Biz ancak ıslâh edicileriz' derler. Gözünüzü açın!.. Onlar muhakkak ki fesadçıların (müfsidlerin) ta kendilerdir. Fakat şuurlarını işletemezler."6 hükmü beyan buyurulmuştur.



İnsanların toplum içerisindeki haklarını tesbit etmek ve cemiyet düzenini tesis etmek, siyasetle yakından alâkalıdır. Malûm olduğu üzere siyaset; "insanları dünya ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salâh ve menfaatlerine çalışmak" şeklinde tarif edilmiştir(7) (bkz.: "Siyaset" mad.). İnsanların hevâ ve heveslerini tatmine yönelen "zâlim siyaset" fesadın yayılmasına vesile olur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, onun dünya hayatına âid sözü hoşunuza gider. Ve o (kimse) kalbinde olana Allah'ı şahid tutar. Halbuki o düşmanların en amansızıdır. O iktidara (velâyete) geldiğinde, yeryüzünde fesad çıkarmaya, ekini ve nesilleri helâk etmeye koşar. Allah ise fesadı sevmez."(8) hükmü beyan buyurulmuştur. Fahruddin-i Râzi, bu âyet-i kerimeleri tefsir ederken şunları zikreder: "Fesad kelimesini `tahrip etme' mânâsına alan kimse şöyle demiştir: Allahû Teâla (cc) bu kelimeyi önce icmâlen (genel olarak) zikredip liyufside fiha (orada fesad çıkarmak için) buyurmuş, sonra da bunun tafsilatını anlatarak ve yuhlikel harse ve'n-nesl (ekini ve nesli helâk etmek için) buyurmuştur. İfsadı `şüphe uyandırmak' ile tefsir eden kimse şöyle demektedir: Hak din; birincisi ilim, ikincisi de amel olan iki şeyden meydana geldiği gibi, bâtıl din de birincisi şüpheler, ikincisi de çirkin fiiller olmak üzere iki şeyden meydana gelmektedir. İşte burada Allahû Teâla (cc), ilk önce bu insanın şüphelerle meşgul olmasından bahsetmiştir ki, li yûfside fihe (orada fesad çıkarmak için) sözünden murad da budur. Daha sonra Cenab-ı Hak, bu kimselerin çirkin fiillere yönelmesini zikretmiştir. Bu da Allahû Teâla (cc)'nin ve yuhlike'l-harse ven-nesl (ekini ve nesli helâk etmek için) buyruğu ile murad edilendir. Hiç şüphe yok ki bu açıklama daha uygundur."9 Muhakkak ki zâlim siyasette; hem tahrip etme, hem şüphe uyandırma, geçerli birer usûldür. Günümüz müslümanları, düşmanın en amansızı olan zâlim politikacıları, daha yakından tanıma imkânma sahip olmuştur.



Yeryüzünde fesad çıkaranlar (kâfirler ve münafıklar), kalben korkaktırlar ve hırs sebebiyle birbirleriyle yardımlaşırlar. Hatta birbirlerinin velâyeti noktasında çok hassastırlar. Bu hakikat, tarih boyunca hissedilmiş ve yaşanmıştır. Dolayısıyla mü'minlerin (muslihlerin), fesada ve müfsidlere karşı ortak bir cephe meydana getirmeye gayret etmeleri zaruridir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Kâfir olanlar bile birbirlerinin velisidirler. Eğer siz bunu yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesad (fesâdun kehiyr) olur."10 hükmü beyan buyurulmuştur. Günümüzde fitne ve fesadın iktidarı, bütün müesseseleriyle ayaktadır. Müslümanlar ise, birbirlerinin velâyetine râzı olmamanın ızdırabını yaşamaktadırlar.



Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerle hükmedilen dârul-İslâm'da fesad gündeme girebilir mi? Kur'ân-ı Kerîm'de:"Allah'a ve Rasûlüne (ve mü'minlere) harp açanların, yeryüzünde (yol kesmek sûretiyle) fesadçılığa koşanların (yes'avne fiyle ardı fesâden) cezası; ancak öldürülmeleri, ya asılmaları (idam edilmeleri) yahud (sağ) elleriyle (sol) ayaklarını çaprazvâri kesilmesi, yahud da (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Âhirette ise onlara pek büyük bir azab vardır. Şu kadar ki siz kendileri üzerine kadir olmazdan evvel, tevbe edenler müstesnadırlar. Biliniz ki şüphesiz Allah çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir."t ı hükmü beyan buyurulmuştur. Yeryüzünü fesada veren veya fesadı başka türlü izale edilemeyen kimselerin öldürülmesi caizdir.ı2 Resûl-i Ekrem (sav)'in: Yol kesen kimse mal alırsa eli kesilir, öldürürse öldürülür, hem mal alır, hem öldürürse idam edilir.t3 buyurduğu sabittir. Şurası muhakkaktır ki fesad; dâru'I-İslâm'da da daima gündeme girebilir. Nitekim fûkaha "fesad ehli nasıl cezalandırılmalıdır?" sualine, şer'i şeriften delil getirerek cevap verıniştir.



Hevâ ve heveslerini ilâh edinen zümreler; yeryüzünde, fesadın iktidarını sağlamış ve bunun devamı için müesseseler kurmuştur. Müslümanlara (muhlislere) düşen görev, şikayet ve sızlanmayı bir tarafa bırakıp, Allahû Teâla (cc)'nın râzı olacağı amelleri ihlâsla edâ etmeleridir. Bu gerçekleşmediği müddetçe, fesadm iktidarı devam eder. Zira sünnetullahta değişme olmaz. Firaset sahibi mü'minlerin, müfsidlere karşı sünnete uygun mücadele vermeleri zaruridir.



KAYNAKLAR



(1) Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi Carihi'il Kur'ân, İst. 1986 Kahraman Yay, sh. 571. Ayrıca Seyyid Şerif Cürcani, eı-Ta'rifat, İst. Kaynak Yay. sh.164.

(2) Fahrüddin-i Razi, Mefatihû'l Gayb (Tefsir-i Kebir), Ank.1988, c. II, sh. 39.

(3) Ömer Nasûhi Bilmen, Hukuk-u İslâmiyye ve Istılâmat-ı Fıkhiyye Kamusu, İst. 1976, c. I, sh. 199 vd. Madde: 506-516.

(4) Râğıb el-Isfahani, a.g.e., sh. 419- 420. Ayrıca M. Ma'ruf Devâlibi, el-Medhal, Şam 1985, sh. 301-302, Ömer Nasûhi Bilmen, a.g.e., c. I, sh.18.

(5) İmam-ı Merginani, el-Hidaye Şerhû Bıtlayetü'I Mübtedi, Kahire 1965, c. II, sh. 98. Ayrıca, İbn-i Abidin, Reddü'l-Muhtar Ale'd-Dürri'I-Mulıtar, İst. 11983, c. VI; Fetbû'l Kadir, Beyrut 1316, c. IV, sh. 129.

(6) Bakara sûresi: 8-12.

(7) İbn-i Abidin, a.g.e., c. VIII, sh.186.

(8) Bakara sûresi: 204-205.

(9) Fahrüddin-i Razi, a.g.e., c. V, sh.13.

(10) Enfal sûresi: 73.

(11) Maide sûresi: 33-34.

(12) Geniş bilgi için bkz. İmam-ı Merginani, a.g.e., c. II, sh. 102. Ayrıca İbn-i Abidin, a.g.e., c. IV, sh. 156- 157.

(13) Molla Hüsrev, Düreri'l Hükkâm fi Şerhi'l-Gureri'l Ahkâm, İst.1307, c. II, sh. 85.
FİTNE



Arapça olan bu kelimenin aslı fetn dir. Altının kalite ve kalitesizliğini anlamak için ateşe sokulması demektir.l Genel olarak imtihan ve deneme mânâlarında kullanılır. Hâlisi ile sahtesini ayırmak için altını, gümüşü potada eritmeye fitne dendiği gibi, iyiliği-kötülüğü belli olsun diye insana tatbik edilen her muameleye de ıtlak olunur.2 Kur'ân-ı Kerîm'de "Fitnenizi tadınız. İşte (dünyada) istical ettiğiniz azab bu idi"3 buyurulmuştur. Buradaki "fitne" kelimesi, insanın ateşe atılmasını ve azâbı ortaya koymaktadır.4 Bunun dışında Kur'ân-ı Kerîm'de, belâ ve musîbet mânâsına da kullanılmıştır.5 Şiddet6 ve imtihan mânâsına kullanıldığı da sabittir. Fitneden eser kalmayıncaya kadar cihadı emreden âyet-i kerimedes "fitne", İslâm'ın dışındaki bütün sistemlerin ortak ismidir.



İstılâhî mânâsı: "Allahû Teâla (cc)'dan imtihan için gelen belâ, musîbet, âzâb ve buna benzer nefsin hoşlanmadığı şeyler olduğu gibi, kullardan gelen zûlümlere de fitne denir" şeklinde tarif etmek mümkündür.



Resûl-i Ekrem (sav)'in hadîsi şeriflerinde mü'minler arasında bozgunculuk yapmak ve onları birbirlerine karşı kışkırtmak mânâlarına da kullanılmıştır. "Fitne uykudadır, onu uyandırmayın!"9 hadis-i şerîfi bu mânâdadır.



"Mü'minlerin bey'atla, gayrımüslimlerin de zimmet akdi ile bütün emniyetlerinin sağlandığı dârû'l-İslâm'da bozgunculuk ve kışkırtıcılık yapmak büyük bir fitnedir. Ümmet-i Muhammed tarih boyunca bu tür fitneye karşı uyanık olmuştur. Ancak bu, zamanla bir şuur olmaktan çıkıp, bir âdet haline dönüşünce, müstevlilerin istilâsı ânında bile "Aman fitne çıkmasın" sloganı geçerliliğini korumuştur. Halbuki küfür, başlı-başına bir fitnedir. Küffar İslâm topraklarını işgal edince: "Aman fitne çıkmasın" demek Allahû Teâla (cc)'ya karşı savaş açmak olur.



Fitnenin, aynı zamanda imtihan mânâsına geldiğini belirtmiştik. Muteber hadîs mecmualarında "Kitab-ı Fiten" veya "Bâb-ı Fiten" başlığı taşıyan bölümlere dikkat ettiğimizde, insanın çevresinin fitnelerle dolu olduğuna şâhit oluruz. Dünyaya, hiç ölmeyecekmiş gibi şehvetle bağlanmak bir fitnedir. Şer'i hududları aşan "mal sevgisi", "evlat sevgisi", "makam hırsı" ve bunun gibi hazlar birer fitne hükmündedir. Allah'ın indirdiği hükümlerin dışındaki hükümlerle, inanmayarak da olsa hükmetmek, bir fitnedir.



Cahiliyyenin gâlip.geldiği, tâgûtî güçlerin insanları hor ve hakir kıldığı toplumlarda, onlarla uzlaşmayı esas alan her türlü düşünce bir fitnedir. İnsanlardan, şer'î hududların dışında tahsil edilen vergilerden maaş almak, bir fitnedir. Bütün bunların dışında deccal fitnesi, kabir fitnesi ve bel'am fitnesi... vardır.



Hz. Âdem (a.s)'den itibaren bütün peygamberler insanlara tevhid akîdesini tebliğ etmişlerdir. "Allah'a iman edin ve tâgût'a kulluktan kaçının" tebliği, bütün peygamberlerde ortaktır. Dolayısıyle Allahû Teâla (cc)'m indirdiği hükümlerle hükmedilmeyen bütün toplumlarda küfür ve fitne, siyasî iktidar durumuna gelmiş demektir. Bu vasıftaki bütün toplumlarda cihad, akıl-baliğ olan her mü'min üzerine, farz-ı ayrılır. Kim bu cihad'dan uzak kalırsa, fitnenin içine düşmüş demektir.



KAYNAKLAR



(1) Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İst. 1936, c. V, sh. 4530. Ayrıca Abdi'l Latif ez-Zebidi, Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Terc'emesi ve Şerhi, Ank.1975 (3. bsm.) c. XII, sh. 290-291.

(2) Zebidî, a.g.e., Ank 1978 (5. bsm.) c. II, sh. 468; c. XII, sh. 290.

(3) Zâriyat sûresi: 14. Geniş bilgi için bkz. İbn-i Kesir, Tefsirû'l Kur'an'il Azim, Beyrut: 1939, D.Marife Yay. c. IV, sh. 232-233.

(4) Mehmet Vehbi Efendi, Hülâsatü'I Beyan fi Tefsirû'l Kur'ân, İst. 1969, c. XIII, sh. 5554. Ayrıca Ömer Nasuhi Bilmen, Kur'ân-ı Kerim'in Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri, İst. 1965, c. VII, sh. 3487 (Âhiret hayatını ve ölümden sonra tekrar dirilmeyi inkâr eden kâfirlerin ateşe atılması üzerinde durulur. "Fitnenizi tadın", zebanilerin kâfirlere hitabı olarak değerlendirilir.)

(5) Enfâl sûresi: 25: "Bir de öyle bir fitneden sakının ki, o içinizden yalnız zûlmedenlere çatmaz (ammeye de sirayet ve hepsini perişan eder). Hem bilin ki, Allah azabı çetin olandır." Geniş bilgi için bkz. Beyzavî.

(6) Bakara sûresi: 102,191; Enfâl sûresi: 39.

(7) Enfâl sûresi: 35: "Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi şer ve hayırla tecrübe ediyoruz. Nihayet hepiniz bize rücû edeceksiniz." Bu ayet-i kerimede fitne, tecrübe ve imtihan manasınadır.

(9) Hasan Basri Çantay, Kur'ân-ı Hakim ve Meali Kerim, İst.1959, c. I, sh. 52, dipnot:134.

(10) Nahl sûresi: 36.
HELÂL-HARAM



İnsanın kendi nefsine karşı sorumluluklarını, insan eşya ilişkilerini ve insanın birbiri ile olan ilişkilerini izah edebilmek için, öncelikle teklif ve mükellef kavramlarını izah etmek durumundayız. Allahû Teâla (cc)'nın imtihan için beyan buyurduğu emir ve nehiylerin tamamına teklif adı verilmiştir. Malûm olduğu üzere, insanın lehindeki ve aleyhindeki haklarına sahip olabilmesine de "ehliyet" denilmiştir. Allah Teâla (cc)'nın tekliflerine muhatap olabilmek için ehliyet şarttır. İslâm'ın emir ve yasakları karşısında sorumlu olan insana (erkek veya kadın) mükellef denilir. Her mükellefin, yapmak veya yapmamak hususunda sorumlu tutulduğu amelleri ef al-i mükellefin (mükellef olan kimsenin fiilleri) şeklinde ifade etmek mümkündür. Bu noktada karşımıza hüküm vezen (hâkim) ve hükme muhatab olan (mahkûm) çıkar. Kelime-i şehadeti ikrar ve tasdik eden her insan, Allahû Teâla (cc)'nın Hakim-i Mutlak olduğunu ve O'nun her emrini "işittim ve itaat ettim" tavrıyla karşılayacağını taahhüt etmiştir. Dolayısıyla helâl ve haram hudutları, imtihan hayatının en önemli unsurlarıdır. Zira bir kimse; helâlin haram olduğuna veya haramın helâl olduğuna inanırsa kâfir olur. ı Bu sebeple; her mükellefin; "helâl" ve "haram" hususunda ilim sahibi olması farz-ı ayndır. Bu girişten sonra meselemize geçebiliriz.



Önce kelime üzerinde duralım. Helâl kelimesi; Halleyehıllû-hıllen-hâlen fiil kökünden masdardır. Lûgatte; düğümü çözmek, yükü indirnıek, borcu ödemek ve ağırlıktan kurtulmak gibi manâlara gelir.2 İmam Fahrüddin-i Razi: "Helâl, kendisinden mahzurluk düğümü çözülen mübah demektir. Bu kelimenin aslı akd (düğümlemek) kelimesinin zıddı olan hall (çözmek) masdarıdır."3 diyerek, meseleye açıklık getirmiştir. nitekim İslâm ümmetinin işlerini düzene koyan kimseler ehl-i hal ve'1- akd denilmiştir. İslâmî ıstılâhta "yapılması caiz olan bütün ameller ve yenilmesi-içilmesi mübah olan bütün nimetler" helâl kavramı ile açıklanmıştır.



Kur'ân-ı Kerîm'de halle kelimesi, muhtelif âyetlerde geçmektedir. Şimdi birkaç misal verelim:



"(Musa) Dedi ki: `Rabbim, benim göğsüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimden şu düğümü çöz ki (ûhlûl) sözümü iyi anlasınlar."4



"Allah'ın nimetlerine bedel (olarak) küfrü ihtiyar edenleri ve kavimlerini de helâk yurduna (cehenneme) indirip sokanları (ehallû) görmedin mi? onlar oraya gireceklerdir. Orası ne körü bir karargâhtır."5



"Allah yeminlerimizin (keffaretle) çözülmesini (tehillete) size farz kılmıştır. Allah sizin velinizdir ve O, hakkı ile bilendir Tam hüküm ve hikmet sahibidir."6



Bir padişahı veya sultanı tahtından indirmeye hall denilir. Türkçe'de kullanılan halletmek (meseleyi çözmek) aynı kökten gelmektedir. Günümüzde en çok kullanılan (ve sık sık başvurulan) ihtilâl kelimesi de halde fülinin ifti'âl babındandır. İktidarı (şöyle veya böyle) indirmek mânâsınadır. Yine hastahanelerde sık sık kullanılan tahlil (çözme, analiz etme) kelimesi aynı kökten gelir.



Haram; Ha-Ra-Me kökünden gelir ve sebep ne olursa olsun, yapılması yasak olan şeydir. Bir kimsenin herhangi bir şeyden yoksun olmasına "mahrumiyet" denilmiştir. Hacc ve ûmre ibadeti esnasında giyilen özel kıyafete de ihram denilmiştir. Lûgatta ihram; "ayaklar altına alınmayan bir hürmete girdi" mânâsına gelen ahrame fiilinin masdarıdır. Haram kelimesinde masdar olarak hürmet ve muhterem kelimeleri türetilmiştir. Bilindiği gibi insan, yeryüzünde Allahû Teâla (cc)'nın halifesi olması hasebiyle, hürmet edilmesi gereken bir varlıktır. İnsanı öldürmek veya haksız yere her hangi bir uzvuna zarar vermek "haram"dır. Dolayısıyla muhterem; "zarar verilmesi haram olan, saygı duyulması gereken" insan mânâsınadır.s İslâmî ıstılâhta: "Kat'i nasslarla işlenilmesi yasaklanan fiillere haram denilir" şeklinde tarif edilmiştir. Haramın sabit olması için, kat'i ve şüphesiz bir delil şarttır. Zira Kur'ân-ı Kerîm'de: "Dillerinizin yalan yere vasıflandıra geldiği şeyler için: `Şu helâldir bu haramdır demeyin. Çünkü (bu suretle) Allah'a karşı yalan düzmüş olursunuz. Allah'a yalan düzenler ise, şüphe yoktur ki, asla felâh bulamazlar."9 hükmü beyan buyurulmuştur. Hesap gününü düşünen her mükellef; "helâl" ve "haram" kelimelerini kulanırken, mutlaka delile dayanmak durumundadır.



Haram olan fiiller liaynihi ve li-gayrihi olmak üzere ikiye ayrılırlar. İnsanların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetini tahrip eden füller li-aynihi haram sınıfına girer: Adam öldürmek, eşkiyalık (yol kesme) ve hırsızlık yapmak şarap içmek, domuz eti yemek zina etmek, mü'min ve muhsan kadınlara zina isnadında bulunmak... Li gayrihi haram ise; bizzat haram olmadığı halde, bir başka saik sebebiyle haram haline gelmektir. Mesela: Elma yemek haram değildir, helâldir. Ancak bir başkasına ait bahçeden, sahibinin izini olmaksızın alınan elmayı yemek haramdır.



Yeryüzünde yaşayan bütün insanlar için "müşterek helâller" ve "müşterek haramlar" vardır. Esasen bir şeyin helâl veya haram olarak nitelendirilebilmesi için tek ölçü vahydir. Nitekim İbn-i Abidin: "Hiçbir şey akıl ile haram olmaz. Yani bir şeyin haram olduğuna akıl hüküm veremez. Bir şeyin haram olduğuna hüküm vermek ancak Allahû Teâlâ ya (cc) mahsustur (...) Bir şeyin güzel veya çirkin olduğunu isbat eden şeriattır. Akıl ise, güzellik ve çirkinliği idrak etmek için vasıtadır."1o diyerek önemli bir inceliği gündeme getirmiştir.



Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey iman edenler!.. Allah'ın size helâl ettiği temiz ve güzel şeyleri (nefsinize) haram kılmayın. (Sakın) haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez." hükmü beyan buyurulmuştur. İbn-i Abbas (ra), "haramı helâl etmek ne kadar tehlikeli ise, helâlin haram olduğunu söylemek de aynıdır" demiştir. Esasen helâl ve haram hududlarını, hevâ ve heveslerine göre tayin etmeye gayret edenlerle cihad etmek emredilmiştir.



"Kendilerine kitap verilenlerden ne Allah'a ne ahiret gününe inanınayan, Allah'm ve rasûlü'nün haram ettiği şeyleri haram tanımayan, İslâm dininini din olarak kabul etmeyen kimselerle zelil ve hakir olup, kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar muharebe (savaş) edin."12



Dürri'l-Muhtâr'da, "Cizye, mülhidlerin dediği gibi, müslümanlarm kâfirlerin küfrüne râzı olmaları değildir. Bilâkis cizye, kâfirlerin küfürleri üzere kalmalarının cezasıdır. İmânâ davet etmek için kâfirlere cizyesiz mühlet vermek caiz olduğu takdirde, cizye ile mühlet vermek evveliyetle caizdir. Nitekim Allahû Teâla (cc)'nin "Kâfirlere, zelil ve hakir olarak kendi elleriyle cizye verecekleri zamânâ kadar onlarla muharebe ediniz" âyet-i kerimesi ve Peygamberi efendimizin Hacer mecûsiIerinden, Necran hıristiyanlarından cizye alıp kendilerini dinleri üzerinde bırakmaları da cizyenin caiz olduğunun delilidir."13 hükmü kayıtlıdır.



İnsanlardan bir zümrenin veya siyasî iktidarın "helâl" ve "haram" hududlarını değiştirmesi sözkonusu olamaz. Eğer bu fiil tahakkuk eder ve diğer insanlar râzı olurlarsa, Allahû Teâla (cc)'yı inkâr ederek yeni bir ilâha (tâgûta) inanmış olurlar. Sünen-i Tirmizi de kayıtlı olan şu hadis-i şerif meseleyi kavramamızı kolaylaştırmaktadır. Adiy b. Hatem (r.a)'den rivayet edilen hadis şudur: "Henüz İslâm'a girmeden önce, Resûl-i Ekrem (sav)'in: `Onlar Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i ilâhlar edindiler.' I4 âyetini okuduğunu işittim. Bunun üzerine: `Yâ Muhammed!.. Onlar, bunlara ibadet etmediler' şeklinde itirazda bulundum. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav); `Gerçi onlar bunlara ibadet etmiyorlardı. Fakat bunlar herhangi bir şeyi onlara (helâl) kıldıkları vakit, onu helâl kabul ediyorlar veya herhangi bir şeyi onlara (haram) kıldıkları vakit, onu haram kabul ediyorlardı.' buyurdu."



Hevâ ve heveslerini ilah edinen ve keyiflerine göre helâl ve haram sınırlarını tesbit eden zümrelere itaat edenler büyük bir tehlike içerisindedirler. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Üzerlerine Allah'ın ismi anılmadan boğazlananlardan yemeyin. Çünkü bu muhakkak ki bir fısktır. Hakikaten şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için dostlarına (evliyalarına) mutlaka telkinde bulunurlar. Eğer, onlara (müşriklere) itaat ederseniz, şüphesiz siz de müşriklerden olursunuz."16 hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Kurtubî; "Müşrikler müslümanlarla mücadele ederek şöyle derlerdi: `Size ne oluyor ki, Allah'ın öldürdüğünü (eceliyle ölen, meyte) yemiyorsunuz, fakat bizzat sizin öldürdüğünüzü (kestiğinizi) yiyorsunuz?' diyorlı... Mücadele, delil göstermek sûretiyle ve kuvvetle bir sözü geri çevirmektir. Eğer onlara (müşriklere) meytenin yenmesinin heâl kılınması hususunda itaat ederseniz, siz de onlardan olursunuz."(17) diyerek, meselenin inceliğine işaret etmiştir. Allahû Teâla (cc)'nın haram kıldığı bir şeyi, helâl kılma konusunda gayret sarfeden ve delil ileri süren müşriklere itaat etmek, onlardan (müşriklerden) olmayı beraberinde getirmektedir.



Şurası unutulmamaladır ki; haram ve helâl hudutları, kat'i nasslarla tesbit edilen sınırlardır. İnsanlardan bir zümre (bilginler, rahipler, şahlar, meclisler, vs.) insanlardan aldıklarını iddia ettikleri hak ve yetkilerle, bu hudutları değiştiremezler. Eğer de ğiştirnıeye kalkarlarsa, mü'minlere düşen vazife, meşrû her türlü vasıta ile cihad etmektir.



KAYNAKLAR



(1) Molla Hüsrev, Dürerû'l-Hükkam fi Şerhi'l Gûreri'I Ahkâm, İst. 1307, c. I, sh. 324; Feteva-ı Hindiyye, Beyrut,1400, c. II, sh. 272; Şerh-i Akaidi'l Kesteli, İst.1973, S. Bilici Yay. sh.191.

(2) el-Müfredat, İst.1986, Kahraman Yay sh.182.

(3) İmam Fahrüddin-i Razi, Tefsir-i Kebir (Mefatihû'l Gayb), Ank.1989, c. IV, sh.198

(4) Tâhâ sûresi: 25-28.

(5) İbrahim sûresi: 28

(6) Tahrim Sûresi: 2.

(7) Râğıb el-Isfahani,a.g.e., sh.164-165.

(8) Her müslüman muhteremdir. İslam'a karşı savaşanların (harbîlerin) canlarına ve mallarına karşı hürmet ortadan kalkar. Fûkaha; gasb fiilinin teşekkülü için "malın mütekavvim ve muhterem olmasını" şart görmüştür. Meseleyi izah ederken, harbîlerin malının muhterem olmadığını beyan etmiştir.

(9) Nahl sûresi:116.

(10) İbn-i Abidin, Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar, İst.1983, Şamil Yay, c. VIII, sh. 212.

(11) Maide sûresi: 87.

(12) Tevbe sûresi: 29

(13) İbn-i Abidin, a.g.e., c. VIII, sh. 482.

(14) Tevbe sûresi: 31

(15) Sünen-i Tirmizi, İst. 1401, K. Tefsirû'l Kur'ân: 10, (Türkçe Nüsha, İst. ty. Yunus Emre Yay. c. V, sh. 206 Had. No: 3292).

(16) En'âm sûresi:121.

(17) İmam-ı Kurtubi, el-Camü li Ahkâmi'I-Kur'ân, Kahire 1967, c. VII, sh. 77-78

HİLÂFET-İMÂMET



Arapça bir kelime olup, lûgat mânâsı; "bir kimseden sonra gelip, onun yerine geçmek ve onu temsil etmektir." İslâmî ıstılâhta: "Hz. Peygamber (sav)'den sonra, ona halef olarak, din ve dünya işlerinde mü'minlere emir olmak" şeklinde tarif edilmiştir. İslâm ûleması; "bey'at sonucu mü'minler adına tasarruf yetkisine haiz olan ve ahkâmın tatbikini sağlayan kimseye halife denilir" tarifinde müttefiktir. İbn-i Hümam Müsayere isimli eserinde: "Millet-i İslâmiyye üzerinde tasarruf-u ammeye istihkaktır" şeklinde beyan etmiştir. Şimdi hilâfetin dayandığı delilleri gündeme getirelim.



Kur'ân-ı Kerîm de: "Ey iman edenler!.. Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (ulû'lemre) de itaat edin. Eğer bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz, onu (ihtilaf konusunu) Allah'a ve Rasûlüne döndürün. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız (böyle yapın). Bu hem hayırlı, hem netice itibariyle daha güzeldir. Sana indirilen (Kur'ân-ı Kerîm)e de, senden evvel indirilmiş olan (kitap)lara da, her halde iman ettiklerini boş yere iddia edenlere bir bakmadın mı ki; onu inkâr etmeleriyle emrolundukları halde, yine tâgûtun huzurunda muhakeme edilmelerini arzu ediyorlar. Şeytan da onları (bir daha dönemiyecekleri kadar) uzak bir sapkınlıkla, büsbütün sapıtmak ister."2 hükmü beyan buyurulmuştur!.. Mü'minlerin; "kime, hangi şartlarda ve nasıl" itaat edecekleri, neyi kesinlikle reddedecekleri burada açıkça izah olunmuştur. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Her kim ulû'lemr e itaatten bir el kadar ayrılırsa, kıyamat gününde Allah'a, fiili (ameli) hususunda lehinde hiçbir hücceti olmayarak kavuşacaktır. Her kim de boynunda (ulû'lemr'e) beyatı olmayarak ölürse, cahiliye ölümü ile ölür."3 buyurduğu sabittir. İslâmî eserlerde halife, sultan, ulû'lemr ve imam kavramları, hep aynı mahiyeti beyan için kullanılmıştır. İbn-i Hümam, Kitabû'l-Müsayere isimli eserinde: "Mü'minlerin kendi içlerinden imam seçmelerinin sebebi İslâm'ın hükümlerini hakkı ile edâ etmek içindir"4 diyerek, önemli bir noktaya işaret etmektedir. İmam Ebû Muin en-Nesefi: "Üzerimizde İslâm devlet başkanı olan imamı (ulû'lemr'i) görmeden bir günün geçmesi caiz değildir. İmam, devlet başkanı olan halifedir. İmametin hak olduğunu kabul etmeyen kimse kafir olur. Çünkü dinî hükümlerden bir kısmının farz olması, imamın varlığına bağlıdır. Cum'a namazı, bayram namazı ve yetimleri evlendirmek gibi... İmamı inkâr eden kimse, farzları inkâr etmiş olur. Farzları inkâr eden de kâfir olur" hükmünü zikreder. Bazı kaynaklarda; Resûl-i Ekrem (sav)'in vefatından sonra sahabenin (Rasûlullah'ı defnetmeden önce) halife seçme hususunda titiz davrandığı kayıtlıdır. İbn-i Abidin bu konuyla ilgili olarak şunları zikreder: "Resûl-i Ekrem (sav) pazartesi günü vefat etmiş, salı günü yahut çarşamba akşamı veya çarşamba günü defnedilmiştir. Bu arada Ashab-ı Kiram, herşeyden evvel müslümanların başına bir halife seçmekle meşgul olmuşlardır. Bu sünnet bugüne kadar devam ede gelmiştir. Bir halife vefat etti mi, yerine başkası seçilmedikçe defnedilmez. Halifenin müslüman ve hür olması şarttır. Zira kâfir, müslüman üzerine velî olamaz. Köleden de halife olmaz. Çünkü onun kendine velî olmaya hakkı yoktur. Başkasına nasıl velî olabilir. Sabii ile deli de, köle gibidir. Kadınlardan da halife olmaz. Çünkü kadınlar evlerinde oturmakla memurdurlar. Onların hâli tesettüre mebnidir. Resûl-i Ekrem (sav) buna işaretle `Hükümdarları kadın olan bir kavim nasıl felâh bulur?' buyurmuştur. Halife muktedir, yani hükümleri yürütebilir, mazlûmun hakkını zalimden almağa, sınırları ve memleketi korumağa, asker sevkine vesaireye gücü yeter olmalıdır."6



Kafirlerin (tâgûti güçlerin); Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere koydukları hükümleri reddetmek farzdır. Onların, mü'minler üzerinde velayet hakkının bulunmayacağı hususu kat'idir.7 Dolayısıyle mü'minler; kâfirlerin veya mürtedlerin istilâsına uğrarlarsa, kuvvetle başlarına geçen bu yönetimi kabul etmezler. Onlara karşı cihadın farz-ı ayn olduğunu bilirler. Nitekim İmam-ı Serahsi: "Cihaddan maksad; müslümanların emniyet içerisinde bulunmaları, din ve dünya işlerini yürütme imkanına kavuşmalarıdır's diyerek, hassas bir noktaya işaret eder. İstilâ altında iken dahi; mü'minlerin (müstevlilerin liderine itaat etmeyip) kendi işlerinden bir imam seçmeleri vaciptir. Nitekim İbn-i Abidin bu konuyu şu şekilde izah etmektedir: "Fetih'de bu konuda şöyle denmektedir: Eğer görev verecek sultan yoksa veya kendisinden görev alacak bir yetkili bulunmazsa (ki bazı müslümanların yaşadığı bölgelerde olduğu gibi) o bölgelerde gayrımüslimler hâkim olmuşlar, müslümanlar bir bakıma azınlıkta kalmışlar veya müslümanlar mahkûm durumda, gayrımüslimler ise hâkim durumdadırlar. Kurtuba'da (İspanya'da) bugün olduğu gibi... Bu durumda ne yapılmalıdır?Gerekli olan müslümanların kendi aralarından birine bu görevi vermeleridir. Onda ittifak etmeleri vaciptir. Onu kendilerine idareci olarak seçerler, o da kadı tayin eder. Böylece kendi aralarında vûkû bulan hadiselerin yargı organlarına (mahkemeye) aktarılması sağlanmış olur. Yine buralarda kendilerine cum'a namazı kıldıracak bir imam nasbederler. İnsanın mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir. "9



İbn-i Abidin'in "İnsanın mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş, istikâmetinde amel edilmelidir" demesinin sebebi; gayrimüslim yöneticilerin (İslâmî hükümlerle hükmetmek üzere) mü'minler için Kadı (hâkim) tayinini (zarurete binaen) kabul edenlerin tezlerini zayıf görmesidir. Kâfir oldukları; kendi ikrarları ve beyyine ile sabit olan müstevlilerin tayin ettiği kadı ve cum'a imamı kabul edilemez. Çünkü "velâyet hakkı" kat'i nasslarla sabittir!..



Hilâfet sistemi ile Şia-İmamiye'nin "masum imam" anlayışı, siyasî rejim açısından farklı modelleri gündeme getirir. Ancak İslâm fıkhına uygun bir devletin kurulması noktasında, itikadî farklılaşmayı ortaya çıkarmaz.



KAYNAKLAR



(1) Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1971, MEB Yay. c. I, sh. R15.

(2) Nisâ sûresi: 50-60.

(3) Sahih-i Müslim, İst.1401, Çağn Yay. c. II, sh.1478 Had. No:1851. Ayrıca, Sahih-i Buharî, K. Ahkâm c.VIII, sh.105.

(4) İbn-i Hümam, Kitabû'l Müsayere, İst.1979, ÇağrıYay., sh.265.

(5) İmam Ebû Muin en-Nesefi, Bahrû'l Kelâm fi Akaidi'I ehlil İslâm, Konya:1977.

(6) İbn-i Abidin, Reddü'I Muhtar ale'd Dürri'l Muhtar, İst.1982 c. II, sh.384.

(7) İmam-ı Merginani, el-Hidaye Şerhû Bidayetü'l Mübtedi, Kahire:1965 c. I, sh.199.

(8) İmam-ı Serahsî, el-Mebsut, Beyrut: ty., c. X, sh.3.

(9) İbn-i Abidin, a.g.e., c. XII, sh.145.
KUR'ÂN-I KERÎM



Kur'ân kelimesinin kökü ve mânâsı hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. İslâm ûleması, bu kelimenin hemzeli veya hemzesiz oluşu bakımından iki ayrı grupta toplanmıştır. Hemzesiz olduğunu esas alanlar; Kur'ân, karine kelimesinin çoğulu olan el-karain den türemiştir. Zira "O'nun âyetlerinden bazısı, bazısına benzer" iddiasındadırlar. Kur'ân kelimesinin hemzeli olduğunu iddia edenler; "Kur'ân kelimesi fuğlan veznindedir ve hemzelidir. Toplama mânâsına gelen karae kelimesinden türemiştir" tezini ileri sürerler(1).



Istılâhta genel olarak: "Allah tarafından, Cebrail vasıtasıyla Resûl-i Ekrem (sav)'e indirilmiş olan ve peygamberimizden bize tevatüren nakledilen bir nazmdır"2 tarifi uygun bulunmuştur.



Bunun dışında "Müslümanların mukaddes kitabı olup, Resûl-i Ekrem (sav)'e gelen vahiyleri ihtiva eder"3 ve "Allahû Teâla (cc) tarafından, Resûl-i Ekrem (sav)'e vahiy yoluyla indirilmiş, mushaflarda yazılmış, tevatürle nakledilmiş, tilâvetiyle taabbüd olunan mu'ciz kelâmdır"4 şeklindeki tariflere de rastlamak mümkündür.



Kur'ân-ı Kerim'in mucize olduğu hususunda hiçbir ihtilâf yoktur.



Ebû Mansur Muhammed el-Matûridî (rh.a)'ye göre: "Kur'ân-ı Kerîm'in îcaz yönü belâgatının kemâle ulaşmasıdır. Eğer bu îcaz, belâgat yönünden başka şeylerde olsaydı, benzerini getirmek için uğraşan Arapları, başka yönleriyle de âciz bırakması gerekirdi. Gaybtan haber vermesi, tenakûzdan hâli olması ister dünyevî, ister uhrevi olsun bütün mesalihi ihtiva etmesi gibi yönlerde. Bu zikredilen haller sadece Kur'ân a mahsus olmayıp, diğer bütün ilâhi kitaplarda da mevcuttur."5



Kur'ân-ı Kerim, İslâm fıkhında her yönden mutlak asıldır.6 İmam-ı Kurtubî, "Kur'ân-ı Kerîm'in îcazlarından birisi de ilimdir. Helâl, haram vesair hükümlerle, insanlığı ayakta tutan, ailevî ve beşeri münasebetleri düzene koyan ve saadeti hazırlayan bir ilim" diyerek bu konuya açıklık getirmiştir (7) Kur'ân-ı Kerim'den olduğu sabit olan bir harfi, bir kelimeyi veya bir âyeti inkâr edenin küfrü üzerinde ittifak vardır.g Dolayısıyla hiçbir ideoloji gösterilemez ki, temelde küfre dayanmasın.



KAYNAKLAR



(1) Doç.Dr. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, Ank. 1971, sh. 31 vd.

(2) Molla Hüsrev, Mir'at el-Usûl fi Şerhi'l Mirkat el Vüsûl, İst.1307, c. I, sh. 33.

(3) İslâm Ansiklopedisi, İst. 1977, c. VI, sh. 995, ("Kur'ân" mad.)

(4) Doç.Dr. İsmail Cerrahoğlu, a.g.e., sh. 34.

(5) Muhyiddin Ebû Abdullah Muhammed b. Süleyman el-Kafiyeci, Kitabu't Taysir fi Kavaidi İlmi't Tefsir Ank.1974, sh. 56-57.

(6) Abdülaziz el-Buhari, Keşfü'l Esrar, İst.1308, c.I, sh. 19.

(7) İmam-ı Kurtubi, el-Camü li Ahkâmû'l Kur'ân, Kahire:1976, c. I, sh. 75.

(8) Şeyh Nizamüddin ve Bir Heyet, el-Feteva-i Hindiyye, Beyrut:1400, c. II, sh. 266 vd.
ŞEHİD-ŞEHADET



Günümüzde en çok kullanılan kelimelerden birisinin şehid, diğerinin de şehadet olduğunu söyleyebiliriz. Tâgûtî güçler; birbirleriyle olan silahlı mücadelelerinde, kaybettikleri askerlerine şehid ünvanını vermektedirler. Maalesef günümüzde, İslâm'a düşmanlıklarıyla ma'ruf olan ideolojiler, şehid kavramını yozlaştırabilmek için ellerinden gelen gayreti sarfetmişlerdir. Mahiyeti küfür olan ideolojilere itikad eden k, kendi ölülerine başka isim veremedikleri için değil, İslâm'ı istismar ederek iktidarlarını sürdürmek için bu yolu seçmektedirler. Halkının önemli bir bölümü müslüman olan ülkelerde; tâgûtî iktidarların zulmü bütün şiddetiyle gündemdedir ve sloganlarını yalan üzerine kurmuşlardır. Yazar Joseph Conrad, Under Western Eyes (Batının Gözleri Önünde) isimli romanında, ihtilâl öncesi Rusya'yı anlatırken, "kelimeler; hakikatin en büyük düşmanlarıdır" demekte ve şunları ilâve etmektedir: "İnsanlar, bu kelimeleri tekrarlayıp duran birer güzel papağan gibidir." Tâgûtî iktidarların İslâm topraklarında gerçekleştirdikleri fesad, bundan farklı değildir.



Şimdi şehid ve şehadet kavramlarını açıklamaya gayret edelim. Şehid kelimesi Arapça olup (Ş-H-D) kökünden türetilmiştir. Hem fâil, hem mef'ûl olarak kullanılır. Lûgatta; hazır oldu, huzurda bulundu, şehadette bulundu veya müşahede etti, gibi mânâlara gelir. Bir hadiseyi görmek, bir şeye ulaşmak veya beş duyu organı vasıtasıyla kesin bilgi sahibi olmak, bu fiilin anlamı içerisindedir.l Molla Hüsrev: "Müslüman, temiz ve baliğ olup zulmen öldürülen kimseye şehid denilir."2 tarifini esas almıştır. Alaûddin el-Haskafi, şehid kelimesini tahlil ederken: "şehid, feil vezninde olup, mef'ûl mânâsınadır. Çünkü cennetlik olduğuna şahidlik edilmiştir. Yahud fail mânâsınadır. Zira şehid Rabbi katında diridir. Binaenaleyh kendisi şahiddir."3 hükmünü zikretmektedir. İmam-ı Merginanî, farklı bir tarif getirmiştir: "Şehid, müşriklerin katlettiği veya harp meydanında vurulduğuna dair kendisinde bir eser bulunan veya müslümanların zulmen katlettiği kimsedir. Resûl-i Ekrem (sav); "Siz onları yaralarıyla, kanlarıyla tekfin edin, yıkamayın."4 buyurmuştur. Tariflere dikkat edilirse, İslâm topraklarının şehidlerle dolup taştığı rahatça görülebilir. Son birkaç asırdır; bir taraftan emperyalist kâfirler, diğer taraftan zulme ve şirke dayanan iktidarlar, mü'min kanı akıtmaktadırlar. Batı'nın "Orta Doğu Bunalımı" diye nitelendirdiği hâdise, gerçekte bir müslüman katliamıdır.



Şehid; Allahû Teâla (cc)'nın rızası için savaşan ve İslâm'ın temel hedeflerini gerçekleştirmek için hayatını feda eden mükelleftir. Cihad ibadetini ihlasla edâ eden her mükellefin hedefi, şehid olmaktır. Zira Kur'ân-ı Kerîm'de: "Allah yolunda öldürülenleri sakın `ölüler' sanmayın. Bilakis onlar Rablerinin katında diridirler. (Öyle ki Allah'ın) Lütfû inayetiyle kendilerine verdiği (şehidlik mertebesi) ile hepsi de şâd olarak (cennet ni'metleriyle) rızıklanırlar. Arkalarından henüz kendilerine katılmayanlar (şehid olmayanlar) hakkında: `Onlara hiçbir korku yoktur. Onlar da mahzûn olacak değildirler diye müjde vermek isterler."5 hükmü beyan buyurulmuştur. İhlâsla ahiret gününe inânan her mükellefin arzûsu, "şehadet makamına" ulaşmaktır. Yine bir başka âyet-i kerime'de "Allah yolunda öldürülmüş olanlar için `ölüler' demeyiniz. Bilakis onlar diridirler. Fakat siz iyice anlayamazsınız."6 buyurulmuştur. İslâm'ın hayata hâkim olması için ihlâsla cihad eden ve bu uğurda şehid olanların, cennet ehli olduğu kat'i nasslarla sabittir.



Tâgûti güçlerin emrinde savaşan kimseler; velev ki müslüman dahi olsalar, asla şehid olamaz. Zira şehadet mertebesi; Allahû Teâla (cc)'nın kendi rızası için ve meşrû şartlarda savaşanlara ihsan buyurduğu bir ni'mettir.



Şimdi şehid kavramıyla birlikte ele alınması gereken ve aynı kökten gelen şehadet kelimesi üzerinde duralım. Günlük hayatımızda, beş duyu organımız vasıtasıyla kavradığımız ve şahid olduğumuz birçok olay vardır. Bazı olaylar toplum hayatını derinden sarsar. Bazen iki kişi arasında cereyan eder. İnsanların haklarını ve hürriyetlerini muhafaza etmek, İslâm dininin temel hedeflerindendir. Haklar ve hürriyetler ihtilâf konusu haline gelince, mahkeme hadisesi gündeme girer.



Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey iman edenler!.. Allah için hakkı ayakta tutan (hâkimler, insan)lar, adaletle şahidlik eden (kimse)ler olun." Emri verilmiştir. Şehadet; başkasına ait bir hakkı, kat'i bilgiye dayanarak, kazâ'nın (yargının) sıhhati için ihbar etmektir. Zannetmek veya tahmin etmek şehadet değildir. Zira Resûl-i Ekrem (sav): "Eğer güneş gibi gördüysen şehadet et!.. Aksi takdirde yapma."(8) emrini vermiştir. Fûkaha; " Şehadet, iyice görüp anlama mânâsına gelen müşahede'den türemiştir. Ferd için şüphesiz ve yakinî bilgidir."9 diyerek, bu inceliğe dikkati çekmiştir. Şehadet; Kur'ân-ı Kerîm, sünnet ve icma ile sabit olan, kaza (mahkeme) işlerinde delil kabul edilen bir ameldir. Resûl-i Ekrem (sav) kendisine bir dava intikal edince, şahid getirmelerini talep etmiştir.10 Kadı (hakim) hüküm verirken; şahidlerin beyanına ve diğer delilleri dikkate almak mecburiyetindedir. Hanefi fûkahası: "Bir kimsenin, diğer bir şahısta bulunan hakkını almak için, belirli lâfızlarla ve hâkim (kadı) huzurunda vâki olan doğru ihbara şehadet denilir." 11 tarifini benimsemiştir. Böyle bir ihbarda bulunan kimseye Şâhid denir. Lehinde şehadet edilen kimseye meşhûdün leh, aleyhinde şehadet edilen şahsa meşhûdün aleyh ve şehadet edilen hususa da meşhûdünbih denilir.12



Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Şâhidlere ikramda bulununuz ve hürmet ediniz. Çünkü Allahû Teâla (cc) onlar vasıtasıyla hakları korur."13 buyurduğu bilinmektedir. İnsanların hakları ve hukuklarıyla ilgili konularda şahidlikten imtina etmek, büyük bir cürümdür. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Şahidler çağrıldıklarında (şahidlik etmekten) kaçınmasınlar."(14) emri verilmiştir. Müşahede ettiğini ikrar etmeyen, insanların haklarını ve hürriyetlerini korumayan (adâletin tahakkukuna engel olan) her mükellef, fısk-û fücûrun yayılmasına vesile olur. Elbette bu durum; Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerle amel eden mahkemelerle ilgilidir. İnsanların hevâ ve heveslerinden kaynaklananan kanunlarla hükmeden mahkemeler, İslâmî bir özellik taşımaz.



Kur'ânı-ı Kerîm'de; her mükellefin ferdî ve ictimâı planda şâhid olabileceği hadiselerden de bahsedilirken Şehide fiili kullanılmıştır. Mesela: "(O sayılı günler) ramazan ayıdır ki, insanlara yol gösterici, hidayeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırdedip açıklayıcı olarak Kur'ân o ayda (levh-i mahfuzdan semâ-i dünyaya) indirilmiştir. İçinizden kim o aya şahid olursa (Şehide) oruç tutsun..." 15 Ramazan ayına şâhid olmak; şehide fiilinin masdarı olan bir kelime ile ifade olunmuştur. Dolayısıyla o ayda, bilfül hazır olmak mânâsınadır. Yine birçok âyette geçen âlimu' l-gaybi ve'ş-şehadeti ibaresindeki şehadet âlemi; insanların duyularıyla kavradığı ve hazır olduğu âlemdir.



İnsanların şehadeti, değişik alanlarda da gündeme girebilir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Böylece sizi vasat bir ümmet yapmışızdır. İnsanlara karşı hakikatin şahidleri olasınız, bu peygamber de sizin üzerinize tam bir şahid olsun diye..."16 hükmü beyan buyurulmuştur. Bu âyette geçen ümmeten vasata (vasat ümmet) tâbirinin; âdil ümmet mânâsına geldiğini, bizzat Resûl-i Ekrem (sav) haber vermiştir(17). İmam-ı Şafii (rha) adalet mefhumunu izah ederken: "adâletten murad; Allahû Teâla (cc)'nın emrine uygun şekilde amelde bulunmaktır" diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Dikkat edilirse müslümanlar; insanlara karşı hakikatin şahidleridir. Resûl-i Ekrem (sav)'de, müslümanların üzerine tam bir şâhiddir. Nitekim bir başka âyet-i kerimede: "Ey Peygamber!.. Biz seni hakikaten bir şahid, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik."19 buyurulmuştur. Allahû Teâla (cc) bütün peygamberlerden ve onların ümmetlerinden misak aldığı, onları birbirlerine şahit tuttuğu kat'i nasslarla sabittir. Esasen daha ruhlar âleminde iken şehadet hadisesi gündeme girmiştir. Bu şahitlik hadisesi Kur'ân-ı Kerîm'de şu şekilde haber verilmektedir: "Hatırla ki Rabbin, Âdem oğullarının sulbünden zürriyetlerini çıkarıp, kendilerini nefislerine şahid tutmuş (ve) `Ben sizin Rabbiniz değil miyim?'(demişti) Onlar da: `Evet, Rabbimizsin, şahid olduk' demişlerdi. (İşte bu şahidlendirme) kıyamet günü: `Bizim bundan haberimiz yoktu dememeniz içindir. Yahud, `daha evvel atalarımız şirk koşmuştu. Biz de onların ardından gelen (atalarımızın izinden ayrılmayan) bir nesiliz. Şimdi o bâtılı kuranların işlediği (günahlar) yüzünden bizi helâk edecek misin?' dememeniz içindir?"20



Ruhlar âleminde gerçekleşen misak olayında iki unsur vardır. Birincisi: Allahû Teâla (cc)'nın "Besizin Rabbiniz değil miyim?" şeklindeki ikrarı ve teklifi. İkincisi: "İnsanların kendi nefislerine şahid tutulup "Evet, Rabbimizsin!.. Şahid olduk" şeklindeki tasdikidir. Molla Hüsrev: "Bu hâdisede icap ve kabul teşekkül etmiştir. Bunun tabiî sonucu olarak insanların yerine getirmesi gereken vazifeler çıkmıştır. Buna emânet denilir."21 hükmünü zikretmektedir. Dikkat edilirse; şâhid olma (şehadet) hadisesi ruhlar âleminde başlamıştır. Yeryüzünde mü'minlerin hakikatin şâhidleri olması ve Peygamber Efendimiz (sav)'in şâhidliği, derin temellere dayanmaktadır. Bütün bu unsurlar dikkate alındığı zaman; şehid ve şehadet kavramı daha net olarak kavranabilir.



KAYNAKLAR



(1) Geniş bilgi için bkz. Râğıb el-Isfahanî, el-Müfredat, İst.1986, sh.192-294.

(2) Molla Hüsrev, Düreri'l Hükkâm fi Şerhi'l Gureri'I Ahkâm, İst.1307, c. I, sh.168 ("Şehid" bâbı).

(3) İbn-i Abidin, Reddü'I Muhtar AIe'd Dürri'l Muhtar, İst.1983, c. III, sh. 513.

(4) İmam-ı Merginanî, el-Hidaye Şerhû Bidayetü'I Mübtedi, Kahire 1965, c. I, sh. 94 ("Şehid" bâbının girişi).

(5) ÂI-i İmrân sûresi: 169-170.

(6) Bakara sûresi:154.

(7) Maide sûresi: 8.

(8) İbn-i Hümam, Fethû'I Kadir, Beyrut:1316, c. VI, sh.17.

(9) Molla Hüsrev, a.g.e., c. III, sh. 371.

(10) Sahih-i Buharî, İst. 1401, Çağrı Yay. c. III, sh. 76. Ayrıca, Şeyh Nizamüddin ve bir heyet, Feteva-ı Hindiyye, Beyrut:1400, c. III, sh. 450.

(11) İmam-ı Kasanî, el-Bedaiû's-Senai Beyrut, 1974, c. VI, sh. 266, Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve bir heyet, el-Feteva-ı Hindiyye, Beyrut:1400, e. III, sh. 540.

(12) Şeyh Nizamüddin ve bir heyet, a.g.e., c. III, sh. 450.

(13) İmam-ı Serahsî, el-Mehsut, Beyrut, ty. c. XVI, sh.87.

(14) Bakara sûresi: 282.

(15) Bakara sûresi: 185.

(16) Bakara sûresi:143.

(17) İbn-i Kesir, Tefsirû'l Kur'ân’il Aziym, Beyrut 1969, c. I, sh. 191, Ayrıca İmam-ı Kurtubi, el-Camü li Ahkâmi'l Kur'ân, c. II, sh.156.

(18) İmam-ı Şafii, er-Risale, Kahire: 1979 (2. bsm.), sh. 25 Madde: 71.

(19) Ahzab sûresi: 45.

(20) A'râf sûresi:172-173.

(21) Molla Hüsrev, Mir'at el-Usûl fi Şerhi Mirkat elVüsûl, İst.1307-8, c. I, sh. 591.shf 299

TAKVÂ



Lûgat mânâsı, gayet iyi korunup sakınmak ve sipere girip nefsi kötülüklerden kurtarmaktır.1 İmam-ı Kuşeyrî'ye göre takvanın aslı önce şirkten, sonra günahlardan daha sonra da şüpheli şeylerden sakınmaktır. Tasavvuf ehline göre takva dörde ayrılır: "Avamın takvası şirkten sakınma, havasın takvası günahlardan kaçınmak, âriflerin takvası sebeplere yapışmaktan uzaklaşma ve safvet ehlinin takvası, Allah'tan, Allah'a sığınmadır."2 İnsanların büyük çoğunluğu avam durumunda olduğuna göre; "takva, şirkten sakınmadır" şeklinde tarif edilebilir. Nitekim Muaz b. Cebel (ra) takvayı şöyle tarif ediyor: "Muttakiler (takva ehli olanlar) şirkten ve putlara tapmaktan korunan, ibadeti sırf Allah rızası için yapan ve cennete lâyık olan kimselerdir." Takva denilince, kalbe yerleşen iman akla gelir. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Takva kalptedir" buyurmasının hikmeti budur.3 İbn-i Abbas (ra)'tan gelen rivayet de şöyledir: "Muttakiler, Allah'a şirk koşmaktan korunan ve fiilerini O'na ibadet etmeye göre düzenleyen mü'minlerdir."(4).



Kur'ân-ı Kerîm'de; "Ey İnsanlar, hakikat biz sizi bir erkekle, bir dişiden (Âdem ile Havva'dan) yarattık. Sırf birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah nezdinde en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır."5 buyurulmuştur. Bütün müfessirler bu âyet-i kerimede geçen "etkaküm" lafzının, takvadan ism-i tafdil olduğu hususunda müttefiktirler. Ayrıca, takva'nın insanı ebediyyen cehenneme sürükleyen şirk ve küfürden kurtulmakla başladığını zikretmişlerdir.



Şurası unutulmamalıdır ki, ideolojik sistemlerin, insanların zihinlerinde cirit attığı bir dönemde, avamın takvası şirkten korunmadır. Bu sanıldığı kadar kolay değildir. Hz. Ebû Bekir (ra)'den rivayet edilen şu hadis-i şerife dikkat edelim. Resûl-i Ekrem (sav) buyurmuşlardır ki: "Şirk sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir." Ben "ey Allah'ın Rasûlü!.. Şirk ancak Allah azze ve celle'den başkasına ibadet etmek değil midir, yahud Allah'la birlikte başkasına tapmak değil midir?" dedim. Rasûlullah (sav): "Allah hayrını versin ey Sıddık!.. Şirk sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir. Sana onun büyüğünü, küçüğünü giderecek bir şey haber vereyim mi?" dedi Ebû Bekir (ra): "Hay hay yâ Rasûlallah" diye cevap verince, "Her gün üç defa, `ey Allah'ım!.. Bile bile şirk koşmaktan sana sığınırım. Bilmediklerinden de senden af dilerim!" dersin. Şirk: Bana filân ve Allah verdi demendir. Denktaşlık ise: `Eğer filân olmasaydı, beni filanca öldürecekti' demektir!.." buyurdular.6 Allah'ın indirdiği hükümlerin inkâr edildiği cahiliyye düzenlerinde "takva" konusu çok önemlidir. Bu sebeple takvayı şu şekilde tarif etmek mümkündür: Cahiliyye toplumlarında, tâgûtların hükümlerini reddetmek ve Allah'ın çizdiği hududlar içerisinde hayatı tanzim etmeye gayret sarfetmektir.



KAYNAKLAR



(1) Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İst. 1936, c.VI, sh. 4479.

(2) Prof.Dr. Süleyman Ateş, Sülemî ve Tasavvufi Tefsiri, İst.1969, sh.182.

(3) İmam Fahrüddin-i Razi, Mefiatihûl Gayh, İst. Mtb. Âmire,1307, c. I, sh. 243-244.

(4) İbn-i Kesir, Tefsirû'l Kur'ân'il Azim, Beyrut, 1969, D.Marife Yay. c. I, sh. 39. vd.

(5) Hucurât sûresi:13.

(6) İmam-ı Mervezî, Müsned-i Ebû Bekir Sıddık, İst. 1981, Hicret Yayını, sh. 89-91, Hadis No:17.

1 yorum:

hayatinelcisi dedi ki...

Kuran da Millet tanımı nasıldır. Bu kafa karıştırıyor. Nasıl bir kelime kullanılmıştır.

Şimdilerde millet ümmet yerine kullanılmaya başladı bu çok saçma. O halde Türk milleti denilen o Milli kavram nereye gitti kuş olup uçtu mu?

Allah ın Ayetlerini anlamaktan uzaklaştırmaktan başka birşey değildir. Ulusalcı olmak sadece sol denilenin değil sağ denileninde ideolojisidir. Mesela Amerika bununla doğmuş ve yükselmiştir. Ha iki tarafta da olmayanlardanım. Atatürkçü olanlardanım ve liberal düşünceye yakınım. Ulusal-liberal.

Eğer ki zeki isen, Kuran ıda anlamışsan ufkun yükseldiyse Yaratan ın ne anlattığını anlarsın. Eğer ki kendi ideolojik sapmalarına mahal vermezsen.

Dikkat edin karşınızda normal bir zeka yok Allah a şükür. Sözlerime dikkat edin. Ayetler ''biz sizi milletlere böldük ki kaynaşmanız için der: Birbirinizi tanımanız için, sizi milletlere, kabilelere böldük. Burdan Allah ın iyi bir emelini anlıyoruz; yani farklı ümmetlere bölmek din düşmanının ve yaratılmış olanın yapacağı bir iştir; ancak farklı milletlere bölmek tanımı işte burda ayrılıyor, ümmet kastedilmiyor; tam anlamıyla Ulus manasındaki millet kastediliyor. Aksi takdirde Allah ın insanların ümmetini böldüğü ve bunun yararlı olduğunu düşünmek zorunda kalıyoruz, birde üstüne birbirinizi iyi tanımanız için deniliyor. Böyle birşey düşünüpte küfretmeyin dininize..

Demekki ümmeti bozmadan parçalara ayrılmak ve çeşitlenmek iman için, Hayatı anlamak ve ondan vücut bulmak açısından, insanlık değerini yükseltmek için, hayatın bir özeti olan insanın, o yüreği olan hayat için(yani insan)gereklidir. Yoksa herkes aynı tipli ve aynı fikirde ise bu böcek kolonilerinden farksızdır, insanlığa ve onun gerçeğine yakışmaz. Yanlışa iman etmeyin, beyninizden helak olursunuz, bir titreme alırda, bir ses duyarda iflah olmazsınız.. Korkun!..

Çeşitlilik bir aykırılık değildir, çünkü bir isyanı barındırmaz, ancak diğerini diğeri olduğu için yok etmek hayata isyandır; kötülüktür.

Ülkeler ve milletler insanlığı yükselten değerlerdir, bu kavramların kendileri bile bir değerdir insanlık adına.

Ümmet eşittir millettir hatasına düşmeyin.

Millet kelimesi bir milletin isminin yanına getirilerek kullanılır; Türk Milleti gibi . Eğer ümmetin yanına getiriliyorsa, müslüman milleti gibi bu dilde yapılmış bir hatadır. Millet Allah ında indirdiği gibi iman biçimi değil vücuda gelme halidir, hem bedeni hem kültürel.